"2008
yılında National Geographic Cemiyeti tarafından yapılan araştırma neticesinde
dünya üzerinde en uzun süreli yaşayan insanlar, Yunanistan’ın İkaria Adası’nda
bulunan yerliler seçilmiş... Adada yapılan sohbetlerde ilginç bilgilere
ulaşılmış;
- İnsanlar
geç uyanıyorlar.
- Sabah
11′den önce iş yerlerini açmıyorlar çünkü o saate kadar kimse uğramıyor.
- Muhakkak
öğlen uykusuna yatılıyor.
- Adada hiç
bir kimsede saat bulunmuyor. Söylenenlere göre evinize davet ettiğiniz arkadaşınız
öğlen 12′de de gelebilir, akşam üzere 6′da da.
İnsanların uzun yaşamalarındaki sır, yediklerinin tamamı kendi tarlalarında
yetiştirdikleri ürünlerin olduğu belirtilmiş...İkaria Adası’ndaki bir insan
günde ortalama 3 kadeh şarap içiyor ve yıllık 26 litre zeytin yağı tüketiyor.
Haftada 2 defa balık ve sadece 5 ayda bir kırmızı et yiyorlar. Tabi uzun
yaşamın sırlarından bir diğeride yedikleri olduğu gibi yemedikleri de. Şeker ve
undan yok denecek kadar az kullanıyorlar"...(http://komsudaneoluyor.net/ikaria-adasi-dunyanin-en-uzun-yasayan-insanlarinin-bulundugu-yer/)
Biz, New York Times'dan alıntılanan bu
bilgiyi gördük de sandık ki sadece yaşlıların olduğu bir adaya gidiyoruz ve
yeni bir macera peşine düştük. Ama pek çok yerde en yaşlı bizdik desem inanır mısınız?
Peki biz kim miyiz?
İspanya ile
birlikte seyahate başlayan, Antep ve Urfa ile devam eden, en son
Avusturya'yı tavaf eden (Müge'nin tanımı ile) "Amazonlar":) Ebru -
Çağnur - Pınar ve Müge...Bilişsel Ergenler...
Herşey benim
ofisimde kahve içmek için biraraya geldiğimizde başladı. Çağnur ve Müge ile ne
kadar tatile ihtiyacımız olduğunu konuşuyorken, hadi plan yapalım dedik. Nereye
gidelim sorusunun yanıtı Müge'den geldi. Ikaria... O an sormak aklıma gelmemiş,
geziden dönerken sordum Müge'ye; "kim
sana Ikaria'dan bahsetti"...Müge'den yanıt; "Kimse, kendim buldum". Meğer bizim Müge arasıra ansiklopedi
okurmuş (çok kızacak bana) ama yani hiç boş zamanımızda hangi adada ne var diye
bakanımız yok içimizde, bu sadece Müge'ye ait bit özellik, zira hatun, rehber (zaten
ben de coğrafya bilgimden dolayı hiç iddialı değilim)…. Dolayısıyla, bizim de
liderimiz; "Müge: The Chief".
Nerede kalmıştık? Evet, “Ikaria”
dedi Müge ve biraz görsellere biraz da hakkında bilgilere bakıldı. Sonra tamam
dedik. Sırada Yeşim ve Pınar'a sormak vardı. Kızlardan da oluru aldık ve tarihe
karar vermek epey vakit aldı. 5 kadının izinleri, programları derken
ortak zamanı bulmak vakit alsa da nihayet tarih belli oldu. 4-8 Ağustos 2014.
Ahaaaaa bir de festival varmış o tarihte, yaşasın...
Sevgili liderimiz, hemen işbaşına
geçti. Feribot seferleri, konaklama, restoranlar, gezilecek yerler derken
hergün en az bir e-posta ile bizi motive etti. Bence her gruba bir Müge lazım.
Dikta oluyor bazen ama bizim kadar rahat tipler ile çok haklı. Tüm biletler,
rezervasyonlar hazır. Dedik ki dönüşe bir de Samos ekleyelim, gezelim görelim.
Eeee çok okuyan mı çok gezen mi?
Bir fire
verdik. Yeşim, işi ile ilgili manisi nedeni ile katılamayacağını bildirdi, ama
mesajları ile bize destek de vermeyi ihmal etmedi (birdahakine bekliyoruz Yeşim).
Tarih geldi
çattı. Neler mi oldu ilk gün? İşte geliyor…
Seyahat
başlasın…
Öncelikle, Kuşadası’ndan
Samos’a ulaşmak gerekiyor. Samos’a feribotumuz saat 9.00’da. Saat 6.00’dan
evden çıkış. Bu seyahatin şoför Nebahat’i ben seçildim. Önce Pınar’ı sonra
Çağnur’u sonra da Müge’yi aldım. Müge’nin anneciği bizi balkondan geçirdi,
arkamızdan su döktü ve Bornova üzerinden çevreyoluna oradan da Kuşadası’na yola
çıktık. Müge’nin sürprizi vardı bize. Yolda dinlemek için eski 45’liklerden
oluşan 20 şarkılık bir CD almış (80 şarkılıları almamış, çok şükür:) )
Eğlenceli
(biz gerçekten eğlendik) şarkıları tuta tuta Kuşadası’na vardık. Grubun en
şanssızı Pınar, en ballısı ise Çağnur’du. Ben ise şansıma çıkan şarkılarla bir
iyi bir kötü derken dengeyi kurdum. Ama “ah dedem vah dedem, sen neymişsin sen,
ellere düştük senin yüzünden” ile en bahtsız Pınar oldu…
Yaklaşık 1
saatlik bir yolculuktan sonra saat 7.30 ve biz Kuşadası’ndayız. Arabayı park
etmek gerekiyor. Aklınızda olsun. Eğer limana yakın bir yere park etmek
isterseniz, uzun süreli kalışlara çok sıcak bakılmıyor ve günlük 40 tl gibi bir
fiyat biçiyorlar. Biz İlayda Otel’den sağa girilen sokakta Belediye’ye ait
otoparka günlük 7 tl’den arabamızı park ettik, kahvaltımızı ettik, sıramıza girdik
ve feribotumuza bindik. Bir buçuk saat civarı olacağını tahmin ettiğimiz
yolculuk 1 saat 50 dakika kadar sürdü ve Vathi’ye vardık. Pasaport kontrol
derken saat 16.55’te Karlovassi’den kalkacak olan gemiye kadar vakit geçirmek
için ne yapacağımıza karar verdik. Biraz dolaşmak,
birşeyler yemek ve sonra da Karlovassi’ye geçmek planımız. Araba mı kiralamalı?
Peki arabayı Karlovassi’ye bırakabilir miyiz? Sorulara yanıt aradık. Araba
kiralamak ve arabayı diğer limanda bırakmak yaklaşık 60-70 Euro. Ama eğer taksi
alırsanız 40 Euro. Biz de taksi ile geçmeye karar verdik.
Benim magnet
krizimi atlattık, Çağnur’a çok havalı sarı bir şapka aldık ve “Garden”da
öğle yemeği yemek için mola verdik. Çok sevimli, ara sokakta bir
aile restoranı yani tavernası (Yunanca'da tavern olarak
geçiyor restoran). Sinirleri adeta alınmış bir anne ve kızdan ibaret olan
ama itinalı servisi gecikmeyen, birkaç masası dolu bu restoranda
geleneksel bir tadım yapalım dedik ve tabi Yunan Salatası (Greek Salad) ile
başladık. Güveçte yapılmış patlıcan, cacık, bir iki meze derken en son
tatlı olarak ballı yoğurda karar verdik.
İyi ki verdik, muhteşemdi nitekim Pınar bütün tatil
boyunca Ikaria’da aynı kıvamda ballı yoğurt bulamadı, o kadar bedbahttı ki dönüşte
Samos’ta yine aynı tat ile kavuşmasa idi ne yapardı bilemiyorum. Samos’ta Vathi
limanına bakan meydanda bir yerde yemek yemek isterseniz daha Avrupalı tatlar
ile karşılaşılıyor, o nedenle geleneksel yemekler için biraz araştırmaya değer.
Yemek sonrası
biraz dolaştık ve sonra bagajlarımızı emanet bıraktığımız restoran sahiplerini
teşekkür ederek taksiye atladığımız gibi Karlovassi’ye geçtik. 1 saat vaktimiz
vardı, biz de kahvemizi yudumlamak için denize bakan bir mekana oturduk. Derken
vakit geldi.
Limana varan Hellenic
Seaways’den inen onlarca yolcudan sonra karmaşa ve kargaşa içinde gemiye bindik.
Gemi Nissos – Mykonos rotasını izliyor ve Karlovassi’ye uğruyor. Bilet
numaranız 780’li rakamlar ise ve ekonomi biletiniz var ise boşuna koltuğunuzu
aramayın. Biz aradık, çok aradık ama bulamadık J Meğer o rakamlar öylesine basılırmış bilette, ekonomi sınıfının oturacağı
salon belliymiş ve / fakat gemi boş olunca, liderimiz Müge bize çok güzel bir
salon buldu, oturduk, lafladık, güldük, uyuduk derken 19.00’a doğru Ikaria’nın
limanının bulunduğu Evdilos’a vardık.
Lider Müge,
daha önce kalacağımız otele bizi almalarını rica eden bir mesaj atmıştı ve
olumlu yanıt aldı. Ancak Müge her girişiminden olumlu yanıt alamamıştı, araç
kiralama gibi. Festival olduğu için tüm araçlar kiralanmış gibiydi. Biz de
otele varmadan önce araba kiralama işini halletmek istediğimiz için transfer için
gelen taksi ile konuştuk. O da bizi limana yaklaşık 300 m mesafedeki bir
acentaya getirdi. Acentamızın ismi Ikaros Holidays. Sahibi de Dimitri. Müge
araçtan iner, Dimitri asık suratlıdır biraz, arkadan ben de inerim ve Dimitri
ile sohbet daha çok monolog şeklinde başlar. Biz sorarız, Dimitri bakar bakar
sonra bir kelime ile yanıt verir. Sonuç: Ertesi gün saat 15.00’i beklemek.
Gelecek gemi saat 15.20 olduğu için araçları o saatte teslim ediyorlar. Size
çok yeni bir araba vereceğim yarın diyerek söz veren Dimitri’nin yanından güle
oynaya ayrıldık ve otelimize vardık. Kerame Villas…
Otel aslında
bir komplekse benziyor. Alt katta odalar, üst katta suitler ve en üstte
villalar. Havuzu ve oturma alanları da en üstte. Sorun şu ki bu adada her yer
merdiven. Resepsiyonda son derece rahat, konuşkan bir bayan karşılıyor bizi ve
diyor ki; “aaa arabanız yok mu? Az bekleyin, müdürü arayayım gelip sizi yukarı
çıkarsın. Bu valizlerle zor olur”. Bekliyoruz, son derece sevimli, gömleği
sırılsıklam müdürümüz geliyor, bizi arabaya bindirip en üstte yer alan
villamıza bizi yerleştiriyor. Villa deyince sanmayın ciddi fiyatlar. Gecelik
kişi başı 40 euro. Bizim tercihimiz bu çünkü ayrı odalarda kalacağımıza evi
paylaşmak uzun sohbetlerimiz için biçilmiş kaftan oluyor, tecrübe ile sabit olunca biz de öyle yaptık.
Çağnur, Pınar
ve Müge gelir gelmez deniz diye tutturdu. Saat olmuş 20.00. Müdür yürüme
mesafesi 5 dak olan en yakın plajı tarif etti, ben ise biraz uyumayı tercih ederek
isabetli kararı vermiş oldum. Çünkü adada şunu sonradan fark ettik ki burası
bir “survivor island”. Heryere yokuş inerek, rampa çıkarak, merdivenleri
tırmanarak ulaşıyorsunuz ve yine şunu fark ettik ki bu adada tarifler “kuş
uçuşu” hesabı ile. 5 dakika oluyor 20; 10 dakika oluyor en az 30 dak.
Kesinlikle aynı hesap ölçütlerine ya da algısına sahip değiliz. Hal böyle
olunca bizimkiler yürüdükleri mesafeden ve inip çıktıkları merdivenlerden
dolayı nefes nefese geri geldiler. Ama su güzelmiş, yüzmüşler. Onlar
hazırlanırken, incir kokusunun hakim olduğu havayı içime çekip; keçi-ağustos
böceği seslerini dinledim. Bakir, sakin ve huzurlu bir adaydı Ikaria… Tek
sorunumuz odadaki bozulan “duman alarmı”. Resepsiyona ilettiğimizde, ertesi gün
ilgilenecekleri bilgisini aldık. Beklemekten başka çare yoktu. Beep beep beep
bütün gece devam etti ve geceyi Müge nöbet tutarak geçirdi.
Sonraki
duyduğumuz ses midemizden gelen guruldamalar olunca yola çıktık. Araba yok
tabi, taksi çağırmak yerine “10 dak sonra merkezdesiniz” diyen resepsiyoniste
uyarak ıssız, bol virajlı yollardan yürümeye başladık. 10 dak çoktan olmuştu ve
biz hala merkeze tepeden bakıyorduk. Taksi yok, sadece yoldan geçen bol
miktarda motorsiklet ve az sayıda araba var. Tek çözüm otostop... İki-üç
denemeden sonra Fransız olduğunu öğrendiğimiz bir kadın durdu. Aracın o an
dağılacağı ve içinin de birkaç temizlikle ancak arınacağı hissine kapıldığınız
arabaya aldırmayarak atladık. Fransız kadın burada yaşıyormuş, son derece
memnun halinden ama koltuğu bile yamuk olan bu arabada nasıl rahat acaba diye
düşünmeden edemiyorsunuz. Kendisine defalarca teşekkür ederek indik araba
dağılmadan…
Yemekten önce
ev için biraz malzeme almak gerekiyordu. Kahvaltı için, atıştırma için biraz
alışveriş. Küçücük bir marketten alışverişi yapıp, hakkında olumlu yorumlar okuduğumuz
retoran pardon taverni bulup oturduk. Tavern Koralli…
Limana bakan,
deniz kenarında masaları, masaların altında gezen kedileri ve küçücük kayıkları
ile sevimli bir yer gibi görünse de herne kadar Müge, anlayışla karşılasa da
son derece kaba bir garson yediğimiz yemeği özellikle benim burnumdan getirdi.
Burnumuzdan gelen sadece kaba garson değildi (az sonra anlatacağım).
Üfleyerek siparişleri
alan garsona, heryerde alışık olduğumuz gibi zeytinyağı veya tereyağı getirip
getiremeyeceğini sorduk, aldığımız yanıt ilginçti; “az sonra salata gelecek,
ona banın”… Gerisini siz düşünün. Deniz mahsülleri olan restoranda bana kalırsa
çok özellikli birşeyler yemedik ama kızlar memnundu. Sanırım ben turizmci
olduğumdan bu hizmet kalitesi herşeyi olumsuz algılamamı sağlarken, özellikle
rehberlik dönemlerinden daha kötülerini gören Müge o kadar da önemsemedi. “First
class” dedikleri balık Fangri bana kalırsa bizim çipura iken ouzo ise bizim
rakımızdan daha farklı değildi. Yemek yedikten sonra az ileride taksi vardır
diye yürüdük, bakındık, bekledik yok. Müge ile birlikte bir büfeye yanaşıp,
büfedeki kızdan yardım istedik. Bizim için birkaç taksiyi aradı. Aradı da
mesafe az diye gelen olmadığı gibi telefonunu açmayan taksiciler de oldu. 1 km
ileride olan evimize ya yürüyerek ulaşacaktık ki bu elimizdeki market torbaları
ile yokuşları çıkmak demekti ya da biraz beklemeyi seçecektik. Biz bekleyelim
dedik ama bu bekleme tam 2 saat sürdü.
Bu arada Çağnur
ve Müge yemek yediğimiz restorana tekrar geri dönerek taksi çağırıp
çağıramayacaklarını sormaya karar verdi. Ben ve Pınar ise torbalarla beklemeyi
seçtik. Ancak o kadar uzun sürdü ki Pınar neler olup bittiğine bakmaya gitti ve
döndüğünde olduğu yerde uyuyan bana “hadi Ebru kalk restoranda bekleyeceğiz, mesaisi
bitince resepsiyonist otelden gelip alacak” deyince sevimsiz garsonun olduğu Koralli'ye gidip oturmaktan başka çare olmadığını anladım. Sonradan kızlar
anlatıyor ki garsonumuz yardımcı olması için ona göre çok daha sevimli olan
diğer garsonu görevlendirmiş ve kızcağız da bize bayağı yardımcı olmuş. Sonunda
gece 1 civarında yine buluşmayı dahi zor başardığımız resepsiyonistimizin arabasına
kavuşabildik. Köyüne giderken yolunu değiştirip çiçekli elbisesi ile gelen bu
otel elemanı o geceye damgasını vuran en iyi şeydi. Belli ki bu adada araban
yok ise hayat olmadığı gibi ertesi gün Dimitri’nin sözünden dönmemesi için dua
etmekten başka çaremiz de yoktu. 803
nolu villada biten geceyarısında yattığımız yeri beğendik (Müge dışında. O beep
sesi ile meşguldü). Ben yattığım yeri beğendim de kalktığım anı beğenmedim zira
yastığımın altı gece beni ziyarete gelen kırmızı minik karıncalar ile doluydu.
Aaa bu arada
Müge’de kısa süre kapadığı gözlerini açtığında odanın içindeki kedicikle
gözgöze gelmiş. Ben geldiğimde villa önünde yaprak yediğini görünce üzülerek kalan
simidimizi küçük parçalara ayırarak az da olsa beslediğim bu minik kedi, gece
pencereden içeri sızarak beni beklemiş meğer. Hayvanları seviyorum…Karıncalar ara sıra sinirimi bozsa da...
Sabaha, Müge
ile birlikte, henüz o,“ekmeğin üzerinde şokellaaaa” narası ile Çağnur ve Pınar’ı
uyandırmadan, çayımızı ve kahvemizi alarak verandada Evdilos’un yeşil
sırtlarını ve çarşaf gibi denizini seyredek başladık. Sonra kahvaltı
hazırlıklarına başlandı. Ben kendimi bulaşıkçı ilan ettim, kızlar ise çok güzel
bir sofra hazırladılar. Kahvaltıyı yaptıktan sonra bir önceki geceden ders alan
biz taksi çağırarak Dimitri’nin acentasında aldık soluğu. Saat 12.00 ve Dimitri
yok. Haydi bekleyelim…Nerede mi? Dimitri’nin kapısının açıldığını en net
göreceğimiz Cafe PoFiFi’de. Beklerken
kahvelerimiz içildi, üzerinde tam da Müge’nin kızlara vaad ettiği ama yapmadığı
şokellalı krep yenildi, bol kahkaha atıldı ve sürekli kapı gözlendi. Saat 14.00
Dimitri hala yok. Tam umutsuzluğa kapıldığımız anda Çağnur seslendi “Dimitri”.
Müge ve ben
koşarak Dimitri’ye merhaba dedik, arabayı temizleyeyim bir beş dakika bekleyin diyen
Dimitri’ye kocaman bir evet ile yanıt verdik. Dimitri, yüzünde gülümsemenin
zoraki belirdiği ama iyi niyetli olduğu net olan bir adam. Acentasına girince
daha çok yazıhane gibi göründüğünü düşünüyorsunuz. Sinek ilacından şarap
şişesine, haritadan çocuk araç koltuğuna kadar farklı bir sürü eşyanın
özensizce sağa sola atıldığı bir ofis. Masanın üstü dağınık, Dimitri ise
huzurlu ve sakin…İşi bitince, işlemler için ofiste oturduk. Ehliyetimi alan
Dimitri, büyük bir dikkat ile adımı yazmaya çalışsa da isim de soyad da
yanlıştı. Aracın plakasına gelince, Dimitri ağır ağır sandalyesinden kalktı,
dışarı çıktı, plakaya baktı, geldi, aynı sakinlikle oturdu ve plakayı yazdı.
Bir gece evvel mahsur kalışımızı belli belirsiz bir gülümseme ile dinlese de
anlattıklarımızdan ne kadarını anladığını asla çözemedik. Tek anladığı, ona
kahramanımız gibi yaklaştığımız ve ben fotoğrafları çekerken, Çağnur’un “meşhur
olacaksınız, sizi internette yazacak” dediğiydi.
Ne arabanın
benzin düzeyi ne de ödeme ile ilgili miktar dışında başka bir şey söylemedi
bize Dimitri. Müge, “ne zaman verelim ücretini” diye sorduğunda “sonra sonra”; “benzin
ne kadar olacak gelirken” diye sorduğunda ise “işte yarım depo falan herhalde”
diyen Dimitri ya çok iyi niyetliydi ya da bu adada herşey güvene dayalı idi. Büyük
bir sevinçle anahtarı aldığımız gibi adayı keşfetmek için gaza bastık. Müge
yanımda elinde harita, cd sürücüde meşhur 45’liklerimiz ve arkada Çağnur ve
Pınar ile yola çıktık ki Çağnur’dan bir ses; “kızlar ön cam çatlak, bunu
söyledi mi Dimitri?”. Hemen bir u dönüşü ile soluğu yine Dimitri’de aldık.
Ofisinin önünde dikilen Dimitri önce şaşırdı, Müge camını açıp, “burada çatlak
var, bilginiz var mı?” diye sorduğunda ise arabanın tavanına iki defa eli ile
vurarak “okey, okey” dedi. Dimitri gerçekten ilginç ve sevimliydi.
İstikametimiz
adanın kuzeyinden batısına doğru belirlendi. Hyundai marka küçük arabamızla son
derece virajlı ve çok dar olan yollarından plaj aramaya başladık. Eğer Ikaria’da
araç kiralarsanız jeep olmamasına özen gösterin. Resepsiyondan aldığımız
bilgiler doğrultusunda birkaç plaja baktık ancak dalgalar çok da cazip bir
görünüm vermedi bize. Cd’den sıkıldığımızda açtığımız radyoda ise Virgin Radio
ve TRT fm ile karşı karşıya kaldığımızda sevinç çığlıkları ile şarkılara eşlik
ede ede ilk molamızı Nas’ta verdik. Nas’ta Artemis tapınağı olduğunu öğrendik
ve denize nereden girildiğine baktığımızda yaş ortalamasının en fazla 18 olduğu
daha çok bohem tarzın hakim olduğu gençlerin girdiği plajdaki dalgalar bizi
başka bir plaja yöneltti. Belki de bizi uzaklaştıran yaşımızın onlara göre çok
daha fazla olması idi. Bilemiyorum…Ama o da ne; açız ve sol tarafta
sıralamalarda 1.sırada yer alan tavernlerden birisi: Su Perisi anlamına gelen
Naiade’s Tavern.
Tavernadaki görüntü
yine diğerlerinde olduğu gibi. Aile üyeleri olan bir iki kişinin hakim olduğu hizmet.
Serviste inanılmaz naif, yine çok sakin bir kız; Irini. Irini, zayıf, küçük
harfler ile konuşan ve annesinin hazırladığı yemekleri büyük bir özen ile
anlatan, sakin adımlar ile hareket eden bir kız. Mönüde ise annesinin yaptığını
ifade ettiği karamelize edilmiş limon tatlısı favorisi idi: Limoni. Öte yandan
Sardines, patlıcan yemeği ve dolmalar son derece lezzetli. Yemeğimizi yedik ve
yine misyonumuza kaldığımız yerden devam etmek için kalktık.
Nas’tan
geldiğimiz yöne doğru dönerek, geçerken kalabalık olduğunu gördüğümüz “Mesahti”
ve “Livadi” plajlarına doğru yöneldik. Son karar “Livadi”. Livadi, kalabalık ve
yine yaş ortalamasının 18 olduğu bir plaj. “S.Ex” adındaki barda yüksek sesle
çalınan müzik, gençler ve özellikle çevreyi temiz tutmak ile ilgili mesajların
olduğu levhalar. “Do not leave anything
but only your footsteps” son derece anlamlı bir mesajdı.
Deniz çok
dalgalı olunca Müge, cesur yürek olarak dalgalarla boğuştu ama kısa sürede
oradan ayrılma kararı alarak arayışımıza devam ettik. Otelimizin tersi istikamete
yani kuzey doğuya doğru yol aldık. “Karavostamo” adlı bir yerleşim yerini
bulduk. Burası bize tarif ettikleri sevimli bir köy idi. Denizkenarında ancak
kara ile birleştikten sonra yine su birikintisi olan değişik bir köy. Aslında
baktığınızda çok özelliği yok gibi görünse de az sayıda yerlinin temiz denizine
girdiği, hemen plajın dibinde “Skavaran” adlı güzel cafesi olan, sakin denizinin
kayalarla ayrıldığı diğer ucunda sert ve dev dalgaların kayaları yaladığı
öfkeli bir diğer deniz değişik bir hava katıyordu. Denizimize girdik, yerli
halkı seyrettik, sohbet ettik ve acıktığımızı fark ederek büyük bir övgü ile
bahsedilen “Tavern Plaka”yı bulmak için yine virajlı yollara döküldük.
Havanın
karardığı bu saatlerde haritayı ve belli belirsiz küçük tabelaları takip
ettiğimiz yol, tepeye tırmanan, karşılaşan iki arabanın asla yanyana
geçemeyeceği darlıkta virajlardan oluşuyordu. Bir iki kez, gördüğümüz tek tük
insana, sorarak sonunda adayı tepeden seyreden bu restorana vardık. Kırmızı et
üzerine mutfağı olduğunu öğrendiğimiz bu restoran vejeteryan olan bende
hayalkırıklığı yaratsa da kendime göre meze, salata ve Yunanistan’a özel
lezzetli ekmekleri ile karnımı doyurdum.
Yalnız, iki
gündür, yemeklerde tecrübe ettiğimiz şekilde sonuçlanan komik tesadüfler vardı.
O kadar çok şey sipariş ediyorduk ki herdefasında “inşallah bunu unuturlar”
dediğimiz bir siparişimiz oluyordu. İlkinde kızarmış peynir, ikincisinde kahve,
üçüncüsünde ev usulü kızarmış patates”. Nitekim tıka basa doyuyorduk. Diğer
tecrübemiz ise 45-50 euro arasında gelen hesaplar ve bu hesaplarda Müge’nin
kendine göre yarattığı adil bahşiş sistemi J .
Şimdi otele
dönme zamanı, yine yollar ve yine şoför Ebru iş başında. Başarılı tırmanışlar
ve inişler sonucunda Kerame Villas’ta geceleme. Bozuk alarmı sökmüşler diye sevinen
Müge o gece rahat bir uyku çekti. 3.günümüze merhaba demeye saatler kala iyi
geceler dileklerimiz ile hepimiz uykuya daldık.
“Kahvaltıda
şokellaaaa” diye bağırmadı bu sabah Müge. O kadar çok, erken kalkmasından
şikayet edince, Müge de bize bulaşmama kararı almış ve yine çayını alıp
bizi beklemeye karar vermiş. Oysa o gün biz de erkenciydik. Pınar başarılı bir kahvaltı
hazırladı, Çağnur esprileri ile bizi dağıttı ve biz bu defa adanın güneyini
keşif için yine yollardaydık.
Bugünün ilk
durağı “Seiheles” olacaktı. “Seychelles” olarak isim yapmış bu koyun güzel
görüntüleri büyüleyici ve hakkında yazılanlar ise etkileyiciydi. İnişinin zor
olduğu söylenen bu koyun bu kadar zor, tehlikeli bir yapıya sahip olduğunu
hiçbirimiz hayal etmemiştik. Uzunca bir yolculuk ile vardığımız bölgede tepenin
başında park edili arabaları gördük, aracımızı park ettik ve eşyalarımızı
alarak koya inmek için tepenin ucuna vardığımızda, aşağıya inişin merdivenler
ile değil büyük kaya parçaları ile olduğunu gördük. Bizimle birlikte yine
birkaç kızdan oluşan başka bir grup ile karşılaştık.
Bu zamana kadar gördüğümüz
herkes Yunan idi. Yani adada oturmasalar da civar ada ya da Yunanistan’dan
gelenler dışında başka bir lisan duymak bir yana radyoda hemen hemen tüm
frekansların Türkçe olması da yine ilginç tespitlerdendi.
İniş çok zor. Zor ne
demek tehlikeli. Yanlış bir adımın bir yerinizi sakatlamak ile sonuçlandıracağı
kesin. O nedenle azami dikkat ile dakikalarca kayalardan aşağı iniyorsunuz. Birkaç
cesur gencin parmak arası terlik giymesi dışında herkes spor ayakkkabıları ile
iniyor. Yer yer oturarak, yer yer zıplayarak keçi gibi kayalıklardan aşağı
indiğinizde gördüğünüz deniz, o su, mavinin tonları size “işte buna değer”
dedirtiyor.
Daha önce gelenler şunu biliyorlar. Aşağıda tesis yok. Yiyecek ve
içeceklerinizi, şemsiyenizi getirmek zorundasınız. Zira “susadım bir koşu alıp
geleyim” deme lüksünüz yok. Bir başka ulaşım ise “Ikaria Boats” denilen ve botlarla
ulaşımın sağlandığı yöntem. Bebekli ve çocuklu aileleri görünce, cesur ne kadar
insan olduğunu görerek hayrete düşüyorsunuz. Elle sayılacak kadar az turistin arasında biz
de vardık. Deniz muhteşemdi. Saatlerce suda kalınabilirdi ama bizim daha
keşfedeceğimiz çok şey vardı.
Bu süre içinde Pınar ve Çağnur, Seiheles’te mahsur
kalma ve kurtarılma operasyonu konulu bir senaryo ile dakikalarca gülmemize neden oldular ve keyifli 2 saatten sonra “bu yol şimdi tekrar nasıl çekilir”
diyerek korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimizden harekete geçtik.
Tırmanış daha kolay oldu. Ama ertesi gün fark ettik ki, et kesiği denen şey
hepimizi fena vurmuş. O kadar susadık ki en yakın kasabaya giderek birşeyler
bulmayı seçtik. Bu arada “küçük prenses”
lakaplı ben Çağnur tarafından artık savaşçı prenses “Merida” ilan edilmiştim.
Benim grubun başını çeken iniş ve tırmanışım herkesi hayrete düşürmüştü, hatta
laf aramızda beni bile J.
İlk kasaba “Magganitis”. Orada seçtiğimiz tavern ise “Bar Oyzopi”. Yine
aile işletmesi, yine anne mutfakta ve yine evin küçüğü serviste. Kelimelerini son
derece itinalı seçen ve küçük harfler ile konuşan küçük oğlan, bize ev usulü
patates kızartması, kalamar ve kabak çiçeği kızartması sundu. Bu defa unutulan bir
şey olmamıştı. Salkım salkım üzümler ile çevrilmiş, diğerlerinde olduğu gibi
lavaboya yine merdivenler ile inilen sevimli bu tavernaya uğurlu geldik. Öyle
ki 100 euro bozamayan ve bu banknotu uzun zamandır görmediğini itiraf eden kadın,
sanırım bizimle birlikte dolmaya başlayan masalardan o miktarı kazandı. Biz de memnun
memnun ayrılırken ben, “acaba kartvizit var mıdır burada?” diye sorduğumda “hiç
sanmıyoruz” diyen kızlar ile arabaya vardığımızda arkamızdan küçük oğlan
çocuğunun elinde iki adet el broşürü ile koştuğunu gördüğümüzde hayretler
içinde kaldık. Resmen çağırmıştım ve benim doğa üstü hislerim…Tanrım bazen ben
bile korkuyorum.
Sırada adanın
başkenti vardı. Ag (ios) Kırykos. Küçük bir limanı ve adanın sembolü olan
Ikarus’un heykeli, denizkenarında cafeleri ve irili ufaklı dükkanları vardı bu
sahil kasabasının. Ikaria’dan magnet bulmazsam ayrılmayacağımı söylediğim
arkadaşlarım buradan çok umutlu idi. Nitekim yine Çağnur’dan bir ses yükseldi; “Ebru,
onlar magnet değil mi?”. Koşarak dükkana girdim. Hediyelik eşyalara bakıp,
biraz satılan reçelleri biraz da yerel ürünleri inceledik. Hediyeliklerimizi
alıp dükkandan çıktık ve biraz soluklandık. Hatıra köşeme aldığım Ikarus
heykeli evimde yerini aldı bile. Hazır sıra gelmişken biraz Ikarus’tan
bahsedeyim.
Vikipedi’de
ayrıntılı olarak yazıyor. Ben de oradaki bilgilerden özetliyorum. “Ikarus”,
Atinalı bir mimar ve mucitin oğludur. Kral Minos tarafından baba-oğul bir
kuleye kapatılır. Baba, Daidalus, balmumundan ve kuleye ziyaretlerine gelen
kuşların tüylerinden iki çift kanat yapar. Ikarus’a ise uçarken zevkten
kaçınmasını ve güneşe yaklaşmamasını ve denize yakın uçup, nemlenmeyi
engellemesini öğütlese de Ikarus, güneşe fazlaca yaklaşır ve balmumu erir, Ege
Denizi’ne düşer ve hayatını kaybeder. İşte
Ikarus’un kanatları adanın haritadaki görüntüsünü özetler. Ikaria adası, kanat
şeklindedir.
Ag.Kırykos’dan
çıkarak yerleşim yeri olan “Therma”ya doğru yol aldık. Adanın bir diğer
özelliği kaplıca sularının olması. En yakın plajı ise “Aypa”. Burada ilk
ilgimizi çeken, yaşlı nüfusun nihayet ortaya çıkması idi. Okuduğumuz o
yaşlıların, termal merkezde olması ve bornozları ile dolaşmaları şaşırtıcı
olmasa gerek. Ancak plajın üstünde yer alan termal tesisin hamamından denize
aktığını öğrendiğimiz suyun önündeki yerlerini asla terketmeyen üç orta yaşlı
adam sinir bozucuydu biraz zira Müge o suya onlar yer vermediği için yaklaşamadı.
Fakat ardından o tarafa yönelen irice yaşlı teyzeyi gören beyler arkalarına
bile bakmadan kaçınca çok güldük. Aaa bir de göğsü ters üçgen şeklinde yanan
adam bizi çok düşündürdü. Sonradan anladık ki pekçok orta yaşlı Yunan erkeği
gömleklerini göbeklerine kadar iliklemiyor. Bu amca da o şekilde güneşte uyumuş
olmalı diyerek sorumuza yanıt bulduk çok lazımmış gibi. İnsan tatilde böyle
şeylere takılıyor olmalı J
Diğer bir
tespit ise, Ikaria’da şezlongların ücretsiz olması. Bazı yerlerde ise oradaki
tavernadan birşeyler ısmarlarsanız zaten hiçbir bedel istemiyorlar. Biraz vakit
geçirdikten sonra yine yollardayız ve adayı dikine keserek en güneyden en
kuzeye yani evimize doğru çıkıyoruz bu defa. Bu deneyim ise kelimelerle ifade
edilemez. Rakımın en yüksek olduğu noktada ellerimizle bulutlara
değebiliyorduk. Bulutlar üzerimizde, yüzümüze çarparak ilerliyordu. Ve taa
aşağılarda muhteşem bir manzara. Büyüleyici… Bugünkü kıyı deneyimimiz bize
gösterdi ki, tesislerin olmadığı güney kıyıları dalgasız ve muhteşem bir denize
sahip iken kuzeyin popüler olmasının nedeni tesislerin olması. Oysa deniz
dalgalı ve hırçın, adanın kimliğine kafa tutarcasına.
Gece festival
olması bizim villadan biran evvel çıkmamıza nedendi. “Xristos Rahon” köyünde
her yıl 6 Ağustos’ta kırmızı etin tüketildiği ve buna yerel şarap ve geleneksel
müzik ile eşlik edildiği festival için
beklentimiz yüksekti. Danslar ve eğlencenin ertesi gün sabaha kadar sürdüğünün
defalarca söylendiği bu festival için dağları, tepeleri aştık. Geldiğimiz bu köyde gece hayatı vardı. Barlar
ve cafeler, nihayet açık dükkanlar ve sergiler. Festivalin nerede olduğunu
sorduğumuzda bir genç bize basketbol sahasını tarif ettiğinde pek bir anlam
veremedik. Festival yerini bulduğumuzda gördüğümüz manzara...Kocaman bir sahada
sıralanan tahta masalar, hoparlörden yükselen Yunan parçaları, kasalar içinde bir
dükkandan dağıtılan et – ekmek. Bu, bize bir festival izlenimi veremedi ya da
biz farklı beklenti içinde olduğumuzdan hayalkırıklığı ile en yakın restorana gitme
kararı aldık. “Taverna Cuisina”, dar bir sokak üzerinde. Masamızı bulduk ve bu
defa makarna - şarap dedik. Müge, yine bir şarap deneyimini hüsranla sona
erdirdi J Şunu anladık
ki Ikaria’da asla ama asla yerli şarap içilmemeli. Benim ise makarna deneyimim
facia idi. Risotto desen risotto değil makarna desen makarna değil. Barley-shaped
pasta dedikleri bildiğiniz arpa…
Eğlenip dans
edeceğini düşünen biz kızlar, yolda TRT fm açtık ve aman Tanrım, çalan parçalar
muhteşem. Önde bu defa kaptana yardımcı olan dj Çağnur. Arkada uyuklayan Müge
ve şarkı tutan Pınar. Eller havaya güle oynaya giderken Müge uyuyor diye onu es
geçerken Müge “bana da şarkı” dedi. “Ah Müge vah Müge, ne çektin be sen” J Müge’ye şarkı
yerine çok sevdiği!!! bir siyasetçinin konuşması çıktı. Müge uyumaya devam biz
ise oynamaya. Arabayı otele park ettiğimde, şarkı bitmeden çıkmayan biz,
festivale söylene söylene villamıza girdik. Biraz sohbet edelim dedik. Bizde
malzeme çok, gerek dedikodu gerek komik anlar derken ilk defa bizden evvel
uyuyan Müge’yi uyandırmamaya özen göstererek pijamalarımıza girdik. “Sabah kaçta
kalkalım Chief” diye sorduğumuzda “ne zaman isterseniz” lafı ağzından kaçsa da
10.30’u eklemeyi ihmal etmedi liderimiz çünkü adadan ayrılma zamanı geldi.
11.30 check-out…Iyi uykular kızlar.
Sabah,
kahvaltımızı yaptıktan ve bagajlarımızı topladıktan sonra 15.20’de kalkacak
gemiden evvel biraz rahat zaman geçirmek istedik ve aklımızda kalan, adanın
kuzey batısında yer alan “Amenistis”’e doğru yola çıktık. Sevimli bir yerleşim
yeri. Ufak bir market, bir iki hediyelik eşya ve denize tepeden bakan bir
tavern; Topeion. Ballı yoğurt deneyimimiz beklentimizi karşılamasa da kahvemizi
içtik ve saat 14.30’da Evdilos’a varmak için yola çıktık. Yol boyunca terk
edilen hurda arabaları düşünüyorum hala. Sadece araba olsa neyse yer yer
otobüs, yer yer kayık yer yer minibüs. Herhalde ekonomik ömrünü dolduran
arabaları oraya bırakıveriyorlar. Çağnur’a göre ise “ne uğraşsınlar çekmek ile”. Fransız kadının arabası da bir sonraki
yıl bu hurdalar içinde yerini alacaktır J. O dar yollarda hurda arabalar dışında başka bir dikkate değer şey ise
gece-gündüz demeden gerek yalnız gerek birkaç kişinin yürüyor olması. Çağnur’un
bununla ilgili kafası hep karışıktı; “ben
anlamıyorum, bu insanlar anlamsız zamanlarda nasıl bu ıssız yerlerde bu kadar
rahat yürüyorlar” diye sordu durdu. Ama Çağnur’un başka bir savı daha kayda
değerdi; “tamam ben çözdüm, bu insanlar
tabi uzun yaşarlar. Ya yüzüyorlar, ya merdiven inip çıkıyorlar, ya da yürüyüp
duruyorlar, daha ne olsun”. Ah Çağnur, bu gezide de bombaydı. “Adada biz acaba neyi kaçırıyoruz, bu kadar
genç niye burada?” diye sorduğu soruya da katılmamak elde değildi. Biz bu
kadar adayı gezmiş olsak da acaba neyi kaçırdık bunu hiç bilemeyeceğiz…Öğrenmek
istiyor muyuz? Hayıırrrrrr J
Herneyse
sanmayın ki bizdeki aksiyon sona erdi. Biz tam bu sorular ile boğuşurken,
Pınar, “aaa bizim gemi Hellenic Seaways
solda” dediğinde denizden Hellenic karadan biz paralel hızda ilerliyorduk ki
önümüzde ilerleyen kaplumbağa hızındaki arabanın arkasına takılmış, hiç
telaşsız, korna bile çalmayan bir konvoyun arkasında kaldık. Çağnur’a göre “bu insanlar ya zaman kavramları olmadığından
ya da rahatlıklarından bu kadar yavaşlardı”. Sorun şu ki, yanıtı ne olursa
olsun Hellenic bizi geçti. Oysa Dimitri bize aracı ancak 15.00 gibi
verebileceğini söylediğinde Müge, şöyle demişti; “Çağnur gibi insanlar 15.00’te, benim gibi insanlar 14.00’te getirirler”.
Liderimiz bu defa Çağnur gibi 15.00’te bırakanlar kervanındaydı, zira onun
dışında biz üçümüz aynı kumaşız J.
Dimitri’nin
acentaya vardığımızda onlarca insan gemiden boşalıyordu ve biz arabayı teslim
edecek, parasını verecek ve gemiye 300 metre mesafeyi valizlerimiz ve sırt
çantaları ile yürüyecektik. Dimitri’de şansımızı denedik, bizi bagajlar ile en
azından limana bıraksın istedik fakat Dimitri, “araçlar var, şu an acentayı
kapatamam ki” dediğinde “lütfen” dememize şu şekilde yanıt verdi; “siz de son
dakikada geldiniz”. Hadi kızlar ha gayret, ilk hedefimiz gemi. Bu gemi kaçarsa
bir sonraki gece yarısı ve bu gemi 1.30 dak sürerken o anlamadığımız neden ile
5 saat sonra Samos’a varıyordu. En son adımlarımı nerede hissettiğimi
söylemesem de gemiye girdikten 5 dak sonra geminin kalktığını söylemek sanırım
sahneyi özetleyecek.
Gemi yine boş. “Bu
kadar insan neden Ikaria’ya geldi? Neyi kaçırıyoruz?” akıllarda dursun, bence
muhteşem J festivali
nedeni ile adayı terkedenler evlerine döndüler J Tamam tamam o kadar da kötü değildi. Benim ada ile ilgili son notlarım;
Ada, evcil hayvan konusunda çok rahat. Oğlum Korsan ile tatile gidersek neden olmasın?
Korna asla çalınmıyor. Samos'ta karşılaştığımız taksi şoförünün ada halkının çok rahat olduğunu söylemesi de bunu destekliyor. Telaş yok, sinir yok.
Dükkan yok denecek kadar az, olanlar da hep kapalı.
Güney sahilleri daha güzel.
Yaşlı insan nüfusundan çok genç nüfusu var. Daha çok bohem tarzları ve yaşlarının ortalama 18-20 olması göze çarpıyor.
İnsanlar yokuş-bayır yürüyor. Saat kaç olursa olsun.
Havası nemli.
Ada temiz. Çöp yok.
Sahillerde bizim anladığımız ya da alışık olduğumuz kompleksler yok. Bakir ve doğal kalmış.
Adanın iş anlayışı ilginç. Dimitri arabayı teslim ettiğimizde, ne çizik var mı diye kontrol etti ne de kilometresine baktı; zaten vermediği ruhsatı geri de istemedi. Güven mi rahatlık mı anlamlandırmak güç.
Zaman kavramları çok farklı. Her tarifleri "kuş uçuşu" zaman üzerinden. Biz hiç uçamadık.
Halkı son derece rahat demiştik ya iletişim yolları da doğrudan. Düşündükleri dışarıda... Müge'nin resepsiyonda şahit olduğu bir diyalog;
Turist: Thank you very much for your kind hospitality
Resepsiyonist: Look. You are kind, I am kind.
Bir sonraki durak Samos…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder