15 Kasım 2013 Cuma

Yazıyoorrr yazıyorrr, Ebru, Tayland'dan yazıyorrr...Yazıyorrr yazıyoorrr

 


Yolculuk Günü: Aslında yolculuktan öncesinden başlamak lazım. Malum, Sonay gelip de "Hocam, Tayland'da kongre var, hem de Cohen geliyor, çalışma yapalım mı? Bir fikrim v...ar" dediğinde, başımı biran bilgisayardan kaldırıp, "aaa olur tabii" dedim ama ihtimal verdim mi? Sonaycım, ben birlikte geleceğimizden hiç emin olamadım, bu bir itiraftır. Ancak, çalışma yapıldı, deli cesaretle bilet alındı, burs başvuruları yapıldı, çok yürek kalkıntıları yaşandı, son güne kadar biraraya gelip organize olamadık ve hatta havalimanına gidip, guvenliği geçince bir an "bu kızlarla hiç konuşmadık, bir de beni ekerlerse" diye içime düşen kurtu çıkarmak için acil bir mesaj atıldı; "neredesiniz, ben 228 nolu kapının karşısındaki cafedeyim"...Telefona diktiğim gözlerim üçüncümüz yani Ceren'in "biz güvenlikten geçtik, geliyoruz" mesajından sonra parladı...Ohhh, çok şükür.
Önce İstanbul, sonrasında Bangkok. Bu arada uçaktan inerken gözüme Business Class konforu ve Economy Class'ın kirlettiği çöplerle dolu alan çarptı. İnsanlar, evlerinde de yediklerini içtiklerini yerlere mi atıyorlar? Ya da bunlar insan mı? Neyse...
Aktarmada beklediğimiz 6 saatin üzerine bir de 10 saat uçak yolculuğunu koyup, üzerine buradaki 5 saat ileri saat farkını da ekleyince -Salı ve Çarşamba al sana hava- demekten alıkoyamadım kendimi. Akşamüzerine geliyordu neredeyse, havalimanından valizleri alıp, dolarları Baht'a çevirip adımımızı attık ve sıcak bir hava dalgası yüzümüze çarptı, nemden nefes alamadık, eyvah, biz nereye geldik???
Havalimanı beni şaşırtmıştı. Düzenli, çok büyük, bambu vb bitkilerle süslü detaylar, gülümseyen görevliler herşey son derece hoş. Bagaj alıp buluşma noktasına çıktığınız anda o kadar çok acenta var ki, hiçbirşey yapmamış olsanız da açıkta kalmaz, herşeyi ayarlarsınız dedirtti bize. Birkaç sorudan sonra, taxi-meter'ları bulup havalimanından hareket, istikamet Marriott Mayfair Apartments. Bu arada merak edenlere, taksi denen ulaşım araçları burada bildiğiniz eski tip motorlu arabalar, o da ne demeyin, anlatamam belki ama fotoğrafını çektim, görselini paylaşırım;) Bunlara burada taktak deniyor, bizde taksi:)) Ha, bizdeki bildiğimiz taksiler, burada taksimetresi olan taxi-meterlar;) Taktak pazarlık usulü, taksimetreliler hesap usulü...Konaklamak üzere geldiğimiz otelimiz, residence ve daire tipi otel. Güzel, zevkli ve serin! Güleryüzlü görevliler, iyi ki gülümsüyorlar yoksa dediklerini anlamak zor olurdu, tanrım şu mimikleri seviyorum! Anlaşmak kolaylaşıyor...7.katta ki daireye girdik veeee mutlu son. Konforun dibindeyiz, haydi duşa sonra masaja, sonra room service, kahve ve uyku. Masaj kısmı açıklansın değil mi? Thai Masaj aldık. Üçünüz aynı anda değil, teker teker gelin dediler;) Kızlar, büyükleriyim ya beni seçtiler ya da feda ettiler;) 2.kat spa merkezi, indiğimde bir kısa boylu bayan (bu ayrıntı önemli) bana seslendi; "madame" İçeri girince gördüğüm manzara, bizim spa merkezlerinden farklı değildi. Kuş ve dalga seslerinin olduğu cd arkaplanda, mumlar ve tütsüler, loş bir oda ve sizi uykuya davet eden ortam. Detayları vermeyeceğim zira ama iki şey vardı benim için komik olan. Kısa boylu bayan bir sıçrayışta yattığım sedye tipi yatağın üzerine sıçradı. Bunu ben yapamazdım, hatta Korsan bile zorlanırdı;) hoyyygghh diyerek çıktığında biran irkildim;) İkincisi de; o kadar yorgundum ki, thai masaj ile vücuttaki noktaları iyi bilen bu küçükhanım ve tabi huzurlu ortamın sessizliği sayesinde üç defa kendi horultumdan korkup uyandım, o derece. Çok üzgünüm dediğimde ise kıkır kıkır gülen mahçup küçük bayan beni daha da güldürdü. 50 dakika masaj bitimi sıramı kızlara devredip bana hazırlanan Çin çayımı içip odamın yolunu tuttum. Yemek sonrası ise uyku zamanı. İlk günün günahı olmaz, eğlenceli ve riskli bir yemektense pizza ve tost ile günü kapattık...İyigeceler... İyigeceler demek için geç kaldım zira az evvel ikinci geceyi devirdik. E kaldığımız yerden devam...


İlk gün: Sabah masajın etkisi ile zinde ve yeni bir güne uyanış. Tabii kendi adıma konuşayım. Sevgili Ceren ve Sonay, sunumları üzerinde çalıştıkları için geceyi masa başında geçirmişler ama takdir edilecek kadar enerjikler. Kahvaltı ayrı bir deneyim oldu tabii. Tropikal meyvalar ile dolu, peynirsiz, bizim mutfağımızdan farklı. Balık yediklerine inanamadım sabahları. Saat 8.30'da bizi lobiden alacak rehberimiz ile tuvalette -pardon restrom- karşılaşıp tanışmak ilginç oldu. 1.50 boylarında 36 beden, güleryüzlü, genç! bir bayan. Tanrım, sonradan öğrendik ki 47 yaşındaymış. Fotoğraflara bir bakın, en fazla 35 dersiniz. Bu ırk nasıl bir ırk? Hiç kırışmaz hiç yaşlanmazlar mı? Kime sorsanız en az 30, biz de 50 o zaman!!!Güleryüzlü şirin, naif rehberimiz Mia, bizi arabaya götürdüğünde, sevimli yaşlı bir İngiliz çift ile olacağımızı öğrendik. Michael ve eşi, tahminimizin aksine konuşkan ve canayakınlardı. Bu yarım günlük bir gezi turuydu. Online ,internetten alıyorsunuz ve özel olarak sizi otelden alıyorlar, siz de tercihlerinize göre tura katılıyorsunuz. Sonra sizi tekrar otele bırakıyorlar. Bizim yarım günümüz, tapınaklara ve mücevher işleme ve alışveriş merkezine aitti. Tapınaklar ile başlayalım! Aman yarabbim, tamam saygım var ve Buda felsefesini herzaman rasyonel bulmuşumdur. Amaaa üç tane tapınak gezince, içim dışım Buda;) Olsun ama çok şey öğrendik. Hadi paylaşalım:) Geliyorrrr.
İlk tapınak, China Town içinde kurulmuş ve krallarına sunulmuş bir tapınak. Heryer sarı, herşey "abartılı işlenmiş, kocaman Buda heykelleri. Mia, bize biletleri verdi ve "girin hadi içeri dedi. Sorun şu ki,üç tane tapınak gezdik, üçünde de ayakabı giy çıkar. Asında hiç halı da yok ama vardır bir nedeni diyerek ayakkabıları çıkardık, Buda'ya selam verdik, fotoğraf çekildik, ardından  ayakkabıları giyip bahçesine indik. Tapınak yararına  hediyelik eşya satanlar dışında, kafeslere hapsedilmiş kuşlar ve değişik hekeller bir de kanlı canlı yerli güncel Buda...Ne dediğimi fotograflarda göreceksiniz:) Oradan ayrıldık ve daha sakin ikinci tapınakta sıra. Ayakkabı giyip çıkarmaktan ilginci her tarafta polis oluşu idi. Meğer bir başka diren durumu. Başbakanlarına karşı olan halk ayaklanıyormuş. O nedenle heryer polis, araç. Bizim için çok doğal olan bu durum bizim İngiliz çifti korkuttu. Neden acaba? Direntayland:) Diren olayındaki tek fark, onlarınki kadınmış...Nehrin kenarındaki bu tapınakta ortalık polis kaynarken uyuyan bir görevli yaman çelişkiydi, bir de herşeyeden habersiz ibadet eden iki kadın. Öte yandan Budist liderlerinin oturduğu birkaç ihtişamlı taht ve üzerine kakao ya da benzeri yiyeceklerin asıldığı dilek ağacı.Biz alışmışız oysa çaput bağlamaya. "Zımba teli bile asmışlar" diye haykırdı Ceren:) Sırada sonuncu tapınak ve en görkemlisi. Reclining Buda...Uzanan Buda...Mia der ki;"Buda uyumuyor bakın gözü açık, sadece tüm vücudu ayrıntılarına kadar görünsün ve aydınlansın diye uzanıyor". Burası organize bir tapınak, ziyaretçisi de çok. Duvarda, -eğer sizi rahatsız eden olursa diye- astıkları personel bilgilerinin yanısıra, ayakkabıları koymak için herkese ödünç dağıtılan poşetler. Ayakkabılar çıktı, içeri girdik ve metrelerce uzunluğunda ve yüksekliğinde bir "uzanan Buda"...Tamamını çekmek mümkün olmadı, bir başı bir ayakları derken ben en çok ayaklarını beğenince verdim pozumu:) İçeride, nedenini tam kapıya yönelirken anlayabildiğimiz bir şıngırtı:) Para bozduran inananlar, duvara sıra halinde monte edilmiş küçük kazanlara tek tek bozuk para atıyorlar. Tam çıkışta ise iki tahta kutu, onların da içi kağıt paralarla dolu. Buda'ya giden heryol para mı acaba diye düşünmeden edemedim. Ama çıkışta mahçup da olmadım değil. Herkese bedava  şişe su kuponu verdi Mia. Demek ki suya giden her yol da Buda, zira sıcak, nemli ve bunaltıcıydı hava. Bu tapınak, dediğim gibi görkemliydi. Dört krala dikilmiş el işi kuleler, bir de çirkin heykeller. İnsan desen insan değil, yaratık desen yaratık değil. Bunlar canavar mı diye sordum Mia'ya, "hayır, Çinliler" dedi. Ben mi haksızlık ettim Çinlilere ya da o heykelleri yapanlar mı bilemiyorum ama yine de utanç ve muz kabuğu:( Bu arada bu tapınakta masaj ve şifalı bitkiler ile tedavi konusunda zamanında kurulan ilk geleneksel tıp okulu olduğunu öğrendik.İlkönce erkeklere eğitim veren bu tapınak duvarlarında, erkek vucudundaki hassas noktaları gösteren resimler gördük. Sonra geleneksel hayatı sergileyen çeşitli resimler ve son olarak da Mia'nın birisinin kadın resmi olduğunu iddia ettiği kızlı-erkekli bir resim. Şiddetle bunlar aynı,ikisi de erkek desek de Mia,bize farkı gösteri sonrada naif ve şirin bir şekilde kıkırdadı. Resmi paylaşacağım, iki resim arasındaki yedi farkı da siz bulun lütfen öyle herşey hazır bilgi olmaz:) Biz yine fotoğraf çekilmeye dağıldık derken iki Hintli Sonay'ı yakaladığı gibi konu mankeni yaptı İlk tapınakta bir başka adamın sorduğu gibi bunlar da nereli olduğumuzu sordular, adetten herhalde, Türk olduğumuzu söyledik, burun kıvırdılar, aynı önceki gibi, bu da adetten sanırım. Bu adamların bizle ne zoru var anlayamadık, ezik miyiz biz? Ne oluyor diye atarlandık ve yollandık. Tam çıkışta bir de Marco Polo heykeli vardı. Meğer 25 yıl Tayland halkına hizmetleri olmuş, bu vefalı ve naif insanar onun için de bir heykel yapmışlar. Eveettt bir tapınağın daha sonuna geldik, kızlar şimdi doğru mücevher taşlarına: Gems Jewellery...Harika..
Burası Tayland'da çıkan iki değerli taş ve diğerlerinin işlendiği,  sürecin sergilendiği ve satışın yapıldığı ilk mücevher merkeziymiş. Kapıda yerel kıyafetler ile Taylanlı görevli kadınlar sizi karşılıyor, önce bir odada size, taşlara ve merkeze ilişkin kısa metrajlı bir film izletiliyor, sonra çalışanların taşları nasıl işlediklerini gördüğünüz br salondan geçerek sergilenen otantiklik deneyimini yaşıyor ve sonrasında size eşlik eden satıcılar ile ağzınızın suları akarak mücevherleri geziyorsunuz. Satış için maksimum çaba gösterseler de "direnin" kızlar:) Son salon hediyelik eşya salonu. "Sizin anca ona gücünüz yeter" gibi bir bakış ile bizi oraya göndermeleri de oldukça ironik değil mi? :) Çıkışta Mia bize birer çay ısmarladı ve artık ayrılma vakti, yarın görüşmek üzere dedik ve dağıldık. Karınlar aç tabi, tapınak ve mücevher derken acıkan biz, soluğu bir Japon restoranında aldık, elimizde sadece o vardı...Zaten Ceren, oohhh mis mis diye yerken biz iki vejeteryan adayı Sonay ve Ebru, salata diye yosun ile terbiye olduk ve üzerine çubuklar ile yemek yeme imtihanı. Bu arada yeni açılan restoranın sanırım broşürü hazırlanıyordu ki bir beyefendi sürekli fotoğrafladı durdu. Yani Sonay ve ben de bir Japon  restoranına ne yakışırız ya, ona ancak Sushi canavarı, hatta kendi deyimi ile "vahşi Ceren" yakışırdı.  Tanrım açızzz diye, Türkiye'de Starbucks'a direnen ben bir chocolate roll'a teslim oldum. Bir daha olmayacak söz... Utanç ve bir muz kabuğu daha...Sonrasında doğru otel. Yorgunluk atıp dinlenmek ve sonra Bangkok akşamlarına...Yanlış anlaşılmasın istikamet Asiatique. Chao Phraya Nehri'nin diğer yanına kurulu bir akşam pazarı. Bize verilen bilgiye göre kesinlikle akşam trafiğine kalmamak lazım. Bu arada Bangkok tam bir kaotik trafiğe sahip. Sorun; kural dinlemeyen çılgın sürücüler, motorsikletle yolcu taşıyarak geçinenler, tuk-tukçular derken bi trafik işkencesi saatleri alıyor. En güzel yanı ie SKYTRAIN. Yani gökyüzünden kayan bir tren. Durum çok rahatlatıcı, biz de otele yakın olan istasyona gittik ama ancak üçüncü gelen trene binmeyi başardık hem de kızlı - erkekli.Yani bizim metrobüsler usulü, bir grupla binip bir grupla ayaklarınız yerden kesilerek iniyorsunuz. Neyse ki sadece 6 durak. Saphan Taksin durağında inip, Chao Phraya Cross-River Ferries adlı botlarla Asiatique'e geçiyorsunuz. 15 dakikada bir gelen botu beklesek de rengarenk botları seyretmek bir de kaşı boyanarak çizilmiş bir metroseksüel sokak köpeği görmek ilginçti. Ancak nehrin çok pis olduğunu, Ceren'in sırada önüne düşme şanssızlığına sahip zavallı Taylandlı'yı rehin alıp, sorulara boğmasını sayarsak da gerçekçi davranmış oluruz zira hayat toz pembe değil. Ve Asiatique başka bir dünya. Taksilerde pazarlık yapmaya alıştık, çünkü turistlere 150 Baht'tan kapıyı açıyorlar, taksimetre çalıştırmak biryana dursun. Bu pazarda da kendimizi aştık hatta Ceren bizi birkaç tık geçti. Pazarlğın biri bin para, onlar fiyat söylüyor, hayır diyorsun, sen kaç diyorsun diye soruyorlar, fiyatı söylüyorsun  ve pazarlık başlıyor. Bunu elbette Taylandlıların dilinde konuşarak yapamıyorsunuz. Herşey satıcı ile alıcı arasında elden ele geçen bir hesap makinasında oluyor. Bas ve rakamı göster:) Alışverişin dibine vurmk doğru bir deyim olurdu. İlk defa kendi para birimimizden daha değersiz bir para birimi görmüşüz, olsun o kadar. Bu arada ilk, anlamlı doğumgünü hediyemi aldım kızlardan. ahşap, el yapımı fil...Kızlar teşekkürler, iyi ki varsınız...Alışveriş biter, yağmur bastırır, biz güzel bir restoran bulur otururuz; Capri. Şaraplar içildi, sobetler edildi, Lady Boy Show saati kaçırıldı:( Oteli yolunu bulmalı diyerek önümüze atlayan Korsan taksileri ıskalayarak- Korsan deyince birden oğlumu özledim ben- bir taksiye bindik. Yine naif bir Taylandlı bizi otele yetiştirdi. Yattığımız yeri çok beğendik, o kadar ki sabah Ceren'in "hocammm saat 7, kalkmıyor musunuz?" diye dürtmesi ile uyandım. Yeni güne uyanmak güzel bugün benim doğum günüm..İyi ki doğdum...
İkinci Gün: Sabahın erken saatleri ile uyanıp tekrar Mai ve İngiliz çift ile buluştuk. Bugünkü turumuzun da yarım gün süreceğini ve önemli turistik çekim merkezlerine bizi götüreceğini söyleyen güleryüzlü rehberimiz ile yola koyulduk. Şimdiden söylemeliyim ki şahane bir gün ve sıradışı bir doğumgünü oldu. İlk durağımız hindistancevizinden şeker yapılan bir açıkhava fabrikasıydı, açıkhava çünkü herşey manuel. Sergilenen otantiklik sürecinde onlarca turist en son ortaya çıkan karamelize tadı deniyor, isterse fotoğraflıyor isterse de deneyimin kendisini bizzat deneyerek yaşıyor. Bu karamelize tat için hindistancevizleri oyuluyor, rendeleniyor, sıcak suda şeker ile pişiriliyor gerisini sormayın ne olur. Ben, mutfağında “this kitchen is closed due to illness, I am sick of cooking” yazan bir zat-ı muhterem olarak işin bu pişirme sürecinde olamadım. İşin eğlence kısmı olan hindistancevizi rendeleme deneyimi yeterli oldu benim için. Bir de Michael için…Tabii tüm çekiciliklerde olduğu gibi burada da satış ve pazarlama faaliyetleri vardı. Biz bu defa hediyelik eşyalar ile değil, arka bahçede yetiştirilen orkidelerin arasında fotoğraf çekilmek ile ilgilendik. Bu arada Tayland’da orkidenin çok çeşitlerinin yetiştiğini öğrendik. Zaten bu ülkede çiçek zerafet demek bence, zira dekorasyondan aksesuara kadar o kadar güzel tasarımlar var ki, hele bir de geleneksel kıyafet giyen kadınlarının başına kondurulan çiçek sepetleri takdire değer. Ciddiyim…Buradan ikinci durağa geçtik. Floating Market yani Yüzen Pazar. Adı üstünde satışı yapanlar nehrin üzerinde kanolardalar. Çeşit çeşit meyva, sebze, yemek bu kanolardan, ister karadan isterse nehirden yine kanolar üstünden pazara yanaşan tüketicilere satılıyor. Daha çok turistik bir kimlik kazanmış zamanla. Bu pazara gidebilmek için öncelikle sizler de motorlar ile çalıştırılan botlara binmelisiniz ki nehir boyunca gezintiyi de keşfedin. Bu güzergahta orada yaşayan yerli halkın kaldığı yüzen evleri görüyorsunuz. Öyle evler ki kimisi sefalet kimisi zerafet içinde. Bu ülkenin de bir gerçeği var ki sınıf farkı ciddi boyutlara ulaşmış. Nehrin suyu kahverengi ve pis görünmekle birlikte orada yaşayan halkın suyu hem bulaşık hem çamaşır hem de diğer ihtiyaçları için kullandıklarını öğrenince inanın çok şaşırdım. Çamaşır konusunda dikkatimi çeken şeylerden birisi onların bizim gibi kurutmadıkları idi.Mandal yerine askı kullanıp, gardrop düzeninde dizerek kurutuyorlar. Temiz olup olmadıklarını bilemem ama ütülü gibi durdukları bir gerçekti.   Bu süreçte başka ilgimi çeken şeyler de oldu. Kadınların kanoları erkek gücü ile kullanmaları, evler ister dökük ister bakımlı olsun, önlerinde mutalaka saksı saksı çiçeklerin olması, çatılarının Tayland’ın genelinde olduğu gibi sivri üçgen şeklinde olması (yoğun yağan yağmur nedeni ile suyun çatıda birikmeyip akmasını sağlamak için)  ve evlerde yoğunlukla ayrı ayrı tapınakların olması (yine Mia’nın dediğine göre halkın %95’i Budist, %4’ü Müslüman ve %1 diğer dinler). Nehir boyunca şaşkın ve hayran ifadeler birbirine karıştı ve sonunda pazar alanına vardık. Yaşları neredeyse 100e varan ihtiyarlardan tutun da gencecik çocuklara kadar birçok satıcı. Biz tercihimizi mango (ki yediğim en lezzetlisi) ve pirinç pilavı (yediğim en tatlı ve aromalısı) yönünde yaptık, fotoğrafladık ve pazar yerinden büyük bir hayranlık ile ayrıldık. Sonraki durak ise tahta oyma ve işlemeciliğinin yapıldığı alan idi. Bu muhteşem sanat karşısında nutkumuz tutuldu. Koca odunlardan yarattıkları eserler öyle ince sanatçılık izleri taşıyordu ki hayran olmamak elde değil. Hediyelik eşyalar bir yana ev mobilya ve aksesuarları hem olağanüstü hem de çok uygun fiyatlara idi. Oradan çıkınca Mia, bizi Fil Çiftliği’ne götürdü. Maalesef burayı zevkle anlatmam mümkün değil. İnsanların kendi çıkarları ve zevkleri doğrultusunda diğer canlılara bu denli işkence etmelerini aklım almadığı gibi bunu bir turistik çekicilik olarak algılayan turistlere de inanamıyorum ama onlar da insan değil mi? Niye şaşırıyorsam? Gördüğümüz manzarayı anlamanız için  bizim yakınımızdan geçen bir filin bakışlarındaki hüznü görmeniz gerekirdi. Sırtına kondurulmuş oturak kuyruğuna bağlanmış, oturakta file binme deneyimi yaşayan! turistler, filin başına oturan sürücü ve elinde dipçik. Fil yolu bulsun diye dipçik ile dürtüyor yani dipçiği batırıyor. Tanrım. Turist gezdiren filler, adalardaki yokuşları tırmanmak için kullanılan katırlar, dövüştürülen timsahlar, zehri alınan yılanlar, canlı iken derileri yüzülen tilkiler, bir havuzda mahsur kalan yunuslar, sirkte insanları eğlendirmek için dayakla eğitilen maymunlar, aslanlar, köpekler, süpermarketlerde satış için soğuk hava reyonlarında kaçmasınlar diye fileler ile sarılmış kaplumbağalar, tüyleri canlı canlı yolunan kazlar, sayfiye otellerinde turistlere deneyim olsun diye saatlerce bekletilen develer, ayak terapisi için cam faunuslarda yüzlerce balık, canlı canlı kızartılan denizürünleri, güneş altında aç susuz bekleyen faytonlara bağlı atlar, doğal yaşam parklarında ya da hayvanat bahçelerinde kendi habitatlarından uzakta kendi kuyruğunu tutmak zorunda kalan filler, kutuplarda olmak yerine orada sergilenen penguenler, kutup ayıları  ve niceleri. Dünyanın heryerinde aynı vahşet. Şimdi lütfen söyleyin bana kim daha vahşi? Onlar mı biz mi? Herneyse İngiliz çift de bizimle hemfikir olunca derhal buradan uzaklaşmak istediğimizi söyledik ve Mia bizi otele bıraktı. Doğumgünüm için bir deniz restoranında yer ayırttıklarını söyleyen Ceren ve Sonay ile bir başka taksi mağduriyeti. Eline yazıp verdiğimiz adrese rağmen bizi yanlış yere bırakan bir taksici. Son derece ünlü olan ve gezi sitelerinde çokça bahsedilen Sea Food Market & Restaurant diye bırakıldığımız bu restoranın aslında doğru restoran olmadığını anlamak uzun sürmedi. Son derece vasat ve soğuk görüntüsü, hijyenik olmayan ortamı ve ilk defa gülümsemeyen Tayland’lıların olduğu bu mekandan ulu internet sayesinde kaçtık çünkü aslında rezervasyonumuz olan restoranun 2 km uzakta olduğunu keşfettik. Biz işi şansa bırakmayalım yürüyelim dedik ve mutlu son, işte aradığımız yer. Çok güzel düşünülmüş bir mekan. İster orada yiyor isterseniz metrelerce uzunluktaki tezgahtan ürünleri seçip evinize gidiyorsunuz. Bu ortam tabi çok güzel olmakla birlikte benim gibi vejeteryan olma yolunda emin adımlar ile yol alan birisi için çekici değildi. Ancak benim meleklerim madem doğumgünm için burayı seçmişler, madem burası deneyimlenmesi gereken yerler arasında o zaman keyifli vakit geçirmek şarttı. Bizimkiler tezgahtan ürünleri seçmek için masadan ayrıldılar, seçtikleri ürünleri kasada ödedikten sonra da market sepeti ile ürünleri bizimle ilgilenen servis elemanına teslim ettiler. Salata malzemesinden sarımsaklı ekmeğe, mantardan vahşi Ceren’in su ürünlerine kadar herşeyin olduğu masamızda kuş sütü eksikti. Oysa ortak kasamızdan sorumlu kişi tayin ettiğimiz Ceren, tanıdığımız birisinin !!! titizliğinde (adını veremiyorumJ) hesabı tutmasına rağmen, deniz ürünlerinde kendisini kaybetmiş, ondan altta kalmayan Sonay ile ancak satıcı kız bile biraz fazla aldıklarını ima edince kendilerine geldiklerini masada itiraf etmişti. Keyifli bir sohbet süredursun, arkada bir yaşgünü şarkısı çalmaya başladığında kızlar “hocam bu sizin için” dediklerinde “yok artık” diye kahkaha atan ben, Sonay’ın “hocam bu gerçekten sizin için” dediğinde gerçekten dondum. Bir gece önce pasta vb organizasyon için e-posta attıkları restorandan “böyle bir uygulamamız yok ama isterseniz yaşgünü şarkısı çalabiliriz” yanıtını aldıklarında kabul etmişler meğer. İki defa çalınan Mutlu Yaşlar ve salonda birkaç masadan yükselen alkışlar. Bunu da Tayland’da yaşamak varmış ama sizin sayenizde kızlar. Gerçekten sıradışı bir yaşgünüydü, teşekkürler….Gece daha bitmemişti, biraz gece eğlence hayatını gözlemlemek istedik ve restorandan çağrılan taksiye bindik. Gecedeki ikinci taksi kabusu!!! Önceden bir Tayland tanıtım kitapçığında  Silom Caddesi’nin  eğlence yerleri ile ünlü olduğunu okumuştuk. İngilizcesi sınırlı olan taksiciye bizi oraya götürmesini söyledik ya da denedik, o da “aaaa good show, yes yes good party” diyerek bizi hiç de merkeze benzemeyen bir ara sokaktaki mekana getirdi. Şaşkın bakınca biz, “go and look” dediğinde anladık ki beğenirseniz kalırsanız beğenmezseniz başka yere gideriz demek istedi. Arabadan indiğimde, kızlar da arkamdan atladılar taksiden birden birkaç kişinin alkışını duyduk ki bu ilk sinyal oldu. Yine de içeri girip bakmak istediğimizde bize bilet satmak isteyen görevliye bizim usule uygun şekilde “bakıp çıkacağız” dedik ve kafamı uzatmam ile ikinci sinyal; kaçarak uzaklaşın. Anne çok üzgünüm sanırım fazla cesurum… Bu arada arkama korkudan sinen Sonay ve Ceren ikilisi ile birlikte hışımla taksiye binip “go” diyebildik. Bizim şoför hala “good show” deyip duruyordu sanırım yabancı dili bununla sınırlıydı. Bizi yine bir sokağa soktu ki biz “kahve içebileceğimiz bir merkeze” deyince bir alışveriş merkezinin önünde bıraktı. Cansız çıktığımız taksiden sonra merkezin kapalı olduğunu görünce biz en iyisi otele dönelim dedik ve korka korka bir taksi durağına gidip sıraya girdik. Niye mi sıra? Zira burada değnekçi olan kişi mikrofon taşıyor, taşıyor ki taksi bekleyenlerden nereye gideceklerini öğreniyor, yanaşan taksiye mikrofon ile adresi söylüyor, taksici isterse yolcuyu kabul ediyor istemezse de burun kıvırıp gidiyor. Neyseki sıra çabuk bitti, bizi de bir taksici kabul etti ama çok şükür ki bu defa mağdur olmadık. Ancak gecenin bir mağduru vardı ki bu defa sırada şans eseri ya da şanssızlık eseri Ceren’in arkasına düşen genç bir Tayland’lı. O kadar çok soru sordu ki…Ama çocuk da o kadar sevimli ki, diğerleri gibi, eve al, biblo diye koy…Neyse, Bangkok gecelerine ilişkin aldığımız yanıtlar karşısında da otele gitmenin daha doğru olduğuna karar verdik. O kadar yorulmuştuk ki bu defa da sivrisinekler ile mücadele ederek otel yakınında kahvemizi içtik ve ertesi gün Chiang Mai’ye gitmek üzere hazırlanmak için otele döndük.
Üçüncü gün: Rahatlığın doruğundaki biz kızlar, uzun bir yolculuk bizi beklemesine rağmen ancak check out’un azami saati 12.00’de otelden ayrılabildik. Balık baştan kokar, hocalarına bak asistanları al…Burada küçücük J bir ayrıntı var. Biz Tayland’ın kuzeyinde yer alan Chiang Mai’ye tren ile gitmeyi ve yol boyunca da ülkenin değişik manzaralarını görmeyi kararlaştırdık. Online rezervasyon yaptık ancak konfirmasyon gelmedi. Nasılsa gidince hallederiz dedik ama gelince öğrendik ki demiryolları birsüreliğine kapalı. O zaman diğer yol, havayolları. Chiang Mai’de ulusal bir havalimanı var. Var da 16, 17 ve hatta 18’ine kadar süren Loi Krathong festivali nedeni ile tüm uçaklar dolu. E tamam o zaman karayolu. Tabi bu arada yol ortalama 8-9 saat. Otel bize ulusal AOT ulaşım hizmetleri ile ilgili bilgi vermişti. Biz de doğrudan havalimanına gittik. 13 gibi havalimanına vardık, şirketi bulduk, arabamızı kiraladık, şoförümüz ile birlikte yola çıktık. Herşeye gülen, hiçbir şekilde saygısızlık etmeyen, bizim özellikle Sonay’ın çenesine katlanan şirin mi şirin bir adam. O kadar bıkmış ki aslında yolculuk bittiğinde , dayanamadı ve Sonay’a dönüp “sen uyumadın, yol boyu cak cak cak, ne güçlüsün” dedi. Sonay’ın gözler faltaşı “hocaaammmmmm”J Şoförümüz ile ilgili tek şikayetimiz bir ihtiyaç molası ve benzin almak için durmak dışında bizi arabaya tıktı. Açlıktan bayılan biz her gördüğümüz restoran için garfield hesabı cama yapışıp “yemek” dediğimizde hiç oralı olmayıp hep iki saat sonra dedi ama o iki saat hiç gelmedi. Yalnız şanslı bir adammış ki hiç kaprissiz yolculara denk geldi. Ha bir de empati yeteneği olanlara. Çünkü o kadar yolu gidip geri dönecekti. Kıyamadık. Otele vardığımızda açlık vb fiziksel ihtiyaçlar tavan yapmıştı ama Sonay arabanın içinde kaybettiği uğurlu kalemini aradığı için bir türlü ayrılamıyordu. Sabrı taşan Ceren, “Sonaycım sana kalem alırız” deyip çat diye kapıyı vursa da Sonay devam etti ama bulunamayan kalem bugun nasıl oraya girdiğini anlayamasak da Sonay’ın ceketinden çıktı. Evet, otele varıp da sabırlı şoförümüzle ayrılırken hatıra fotoğrafı çekilmeyi de unutmadık zira haketmişti, 8 saatte bizi Chiang Mai’ye getirse de festival nedeni ile 10 dakikalık mesafeyi 2 saat alabildikten sonra hala gülümsüyordu. Bu arada şunu önermek lazım. Eğer, ülkeyi daha çok tanımak istiyorsanız şoförlü ya da şoförsüz araba kiralamak çok uygun. Biz deri koltuklu bir jeepte bu kadar uzun yolu şoförle geldik diye sanmayın ki dünyanın parasını verdik, uçak biletlerinden daha ucuz olabilecek miktarda. Bilginiz olsun. Gecenin hayalkırıklığı Imperial Otel. Bangkok’ta Marriott Mayfair Residence’da yaşanan konforun maliyeti ile kıyaslayınca buraya ödenen para karşılığında karşılaştığınız manzara hayalkırıklığı. Eski bir otel olduğu için temiz de olsa göstermiyor. Personel orta, hizmet iyi. Yine de kongre oteli olmasaydı, kalınmazdı. Herkese iyi geceler. Ertesi gün başlasın…
Dördüncü gün: Kongre için kayıt yaptırmakla başladığımız güne Sonay’ın ortak araştırmamız adına yaşadığı heyecan ile devam ettik. Ancak heyecanının boşuna olduğunu başarılı sunum, verilen yanıtlar ve beğenilen çalışmamız ile anladı. Şimdi heyecan Ceren’de dorukta. Ama şu var ki sunum kaliteleri, performanslar dikkate alındığında Türk akademisyenlerin hiç de yabana atılmayacak işler ortaya çıkardıkları aşikar. Bu kadar ego şişikliğinden konumuza dönelim. Kongrede güleryüzlü evsahiplerimiz var. Kayıt olan herkese sundukları yaka çiçekleri ise muhteşem bir jest. Otelde yerli ve yabancı turistlere rastlamak mümkün. Bir düğün ve bir de nişan törenine bile denk geldik. Hatta o kadar tatlı bir damat annesi -nam-ı değer kayınvalide- ile karşılaştık ki, o kadar zarif, o kadar güleryüzlü. Asansörde kısa bir sohbet yine bende aynı duygu: al ve eve götür… Ben Asyalı insanların duruluğunu sevdim…Sunumlarla süren bugün sanmayın ki sıkıcı. Akşam, kongre ekibine verilen yemekte yerel danslar sunuldu hatta biz Sonay ile bizzat Thai dansı yaptık. Ceren bizi kaydetmiş, sonra seyrettik ki gerçekten bu dansı kapmışız. Değişik olan diğer şey geleneksel Thai mutfağı. Deniz ürünleri ağırlıklı yemekle beraber baharat mutfaklarının vazgeçilmez parçası. Tatlı diye aldığınız tuzlu çıkabiliyor. Hatta çiçek yedik. Yanlış duymadınız. Bir çeşit bitki, yeşil rengini kökünden alıyor, üzerine hindistancevizi sütü, şerbet ve buz ekleniyor Yediğim en lezzetli tatlılardandı. Adını öğrenirsem daha doğrusu anlayabilirsem paylaşacağım. Yalnız görüntüsü solucanımsı, kaşıkla almak için çok zorlanıyorsunuz. Yemek sonrası ekip ile birlikte festivalin gerçekleştiği nehrin kıyısına yürüdük. Bu festivalde gökyüzü ateşle uçurulan balonlarla ışıl ışıl, nehir ise  yanan mumların olduğu çiçek sepetleri yüzünden rengarenk. Festivalin teması ise şu; gökyüzüne saldığınız ateşle uçan balonlar sizden kötülükleri uzak tutuyor ve size şans sunuyor; nehre bıraktığınız çiçek sepetleri de dilekleriniz için. Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Biz de fikre teslim olduk ama uzun süredir hiç olmadığı kadar korktuğumuz bir deneyimin tam ortasında bulduk kendimizi. Yüzlerce insan düşünün, genci yaşlısı, kontrolsüzce, japon feneri olarak da tanımlayabileceğiniz kağıttan balonlara monte edilen fitili ateşle yakıyor. Topluluk içinde hem de. Sağınızda solunuzda yakmaya çalışan insanlar, başarılıp gökyüzüne salınan başarılamayınca insanların başına düşen ya da ağaçlara takılan balonlar. Çığlık çığlığa insanlar. Nehre çiçeklerini bırakmaya çalışan insanların üzerine düşen balonlar. Tam bir kaos. Yüzlerce havai fişek. Şu an sabahın dördü ve hala devam ediyor. Başımızı, kendimizi düşen balonlardan korumak için çaba sarfederken merak güdüsünün ve adrenalinin eşlik ettiği macera eğiliminin hazzı. Hem balolunumuzu uçurduk hem de çiçeğimizi nehre saldık. Etkinlik turizmi değil karanlık turizmi tabir edilen turizm çeşidi gibi olsa da çok eğlendim. Gecenin en güzel ve renkli kareleri yine Ceren’e aitti. Bu insanlar şaşırmış, hayati tehlike içindeyiz diyerek öyle çaresiz ve savunmasızdı ama yine de fotoğraf denildiğinde çılgınca eğleniyormuş gibi pozlar verdi ki. Dönüşte otele çok yakın bir alanda gece pazarına denk geldik. Siz gerisini tahmin edin. Yarın galada giyeceğimiz yerel kıyafetimiz oldu, en çok da Sonay’a yakıştı. Şimdilik bukadar. Yarın sunum ve gala yemeği…Paylaşımlar devam etsin…
 Beşinci gün: Sabah acele bir kahvaltı deneyimi otelde, sonrasında sunumlar. Önce oteldeki kahvaltı deneyimi. Hani, Türk mutfağı vardır, kahvaltı bir ritüeldir bizim kültürümüzde. Çeşit çeşit peynirler, yeşillik, reçeller, marmelatlar ve daha niceleri. Çok büyük beklentimiz yoktu elbet ama bu kadarına pes demedik mi? Dedik:) Peynir hiç yok. Marul, cherry domates, omlet ve üç çeşit marmelat dışında başka bir dünya...Ne mi? Noodle çorbalar, balık ve domuz eti kullandıkları bol baharatlı yemekler, kızartmalar, fıstık, soya sosları, aa bir de turistler için düşünülmüş mısır gevreği. Sayamadığım onca yemek, restoranın kokusu akşam yemeklerini aratmayacak cinsten. Öte yandan dışarısı sıcak diye sizin kısa sürede morarmanıza neden olan klima sistemi, arka fonda ise festivalin müziği "loi loi kratong". Tanrım evimi özledim. Türkiye'ye arkadaşım Damla'ya mesaj atılır hemen; "bana bak, eğer geldiğimde mükellef bir kahvaltı hazırlamazsan bana, hakkım helal değil". O derece, gerisini siz tahmin edin, bu sıfır beklenti halim:) Sonrasında hemen konferans salonu ve sunumlar. Eric Cohen...Sosyolojinin en büyüklerinden...Son derece yaşlı ama son derece zinde, hala seminer, hala paylaşım, hala üretim. Örnek alınacak bir performans ve tabi camianın birçok önde geleni. Öğleden sonra Ceren'in sunumu. Kongrenin son oturumu ve son sunumu. Ceren, güzel bir sunum yaptı ve temenni konuşmaları ile kongre sonlandı. Akşam gala yemeği, ancak biliyoruz ki aç kalacağız ve "loi loi kratong" artı yorgunluk. Ertesi gün ise yolculuk. Dinlenmeye karar verdik ve yemeğimizi oteldeki Çin Restoranı'nda yedik. Öncesinde yine bir Spa & Masaj keyfi. Rezervasyonumuzu yaptığımız bu masaj keyfi de Bangkok'dan farklı değildi. Son derece güzel yerel kıyafetleri girmiş, gülümseyen, her dakika teşekkür eden, hizmette hiçbir sıkıntı duymayan görevliler. Girdiğinizde yeşil çay ile karşılıyor ve size profesyonelliğin en büyük göstergesi olan bir form doldurtuyorlar. Herhangi bir alerji, hastalık vb sorunlara karşı önlem. Siz formu doldurunca büyük bir dikkat ile inceliyor ve masözlere iletiyorlar. Hangi aromayı istiyorsanız onu da siz seçiyorsunuz. Sonra ayakları yıkayarak başlayan ve istediğiniz masaj ile devam eden süreç yine uyku hali ile sona eriyor ve günün yorgunluğunu öyle alıyor ki. Burada şu detay önemli. Bizim kültürümüzde hizmet sevilmesine rağmen, bir turizmci, turist ve akademisyen olarak gözlemlerim, insanların yaptıkları iş ile genellikle çok barışık olmadıklarını gösterdi bana şimdiye kadar. Her ne kadar hizmet konusunda birçok ülkeye göre turizm sektöründe ciddi fark yarattığımızı düşünsem de bazen hizmetin kişiselleştirildiğini yani hizmet eden kişinin yaptığı işten utandığını düşünüyorum. Oysa burada hizmet onlar için çok doğal bir süreç. İçinde sergileme ya da role dönüştürme yok. Bunu hayat tarzlarına yansıtmışlar ve mutlular. En azından öyle hissettiklerini hissettiriyorlar. Herneyse, sonrasında çayımız geldi, içtik biraz istirahat ve Çin yemeği. Vejetaryen yemek bulmak zor değil, zira Tayland'da buna önem verdiklerini gördüm. Menülerde vejetaryen olup olmadığını belirten semboller ya da ek menüler var. Bu da işimi kolaylaştırdı. Keyifli, bol kahkahalı ve çubuklu yemek...Artık, en küçük taneye kadar çubuk ile alabiliyorsam bu işi içselleştirmişim demektir. Yaşasın...Uyku zamanı, yarın neler var? Ama şu anda hala beynimde "loi loi kratong" çalıyor...

Altıncı gün: Bugün yolculuk var. Geç check-out için konuştuk ve günümüzü nasıl değerlendireceğimizi planladık. Akşam Chiang Mai-Bangkok ve gece de Türkiye. O nedenle biz de gündüz bir alışveriş merkezine gidelim dedik, çok methettiler. Otelden transfer olduğunu söylediler merkeze. Çok güzel düşünülmüş. Alışveriş merkezi bir servis düzenlemiş. Hani bizdeki Kipa, Carrefour servisleri gibi. Ama bizimkiler caddeden alıyor. Chiang Mai'de ise hedef kitle turistler olduğu için, servis zincir otellere uğrayarak yaklaşık 45 dakika içinde müşteri toplayarak alışveriş merkezine ulaşıyor. Servis çok eğlenceliydi. Nasıl mı? Arkası kamyonet tarzı, ancak oturaklandırılmış. Karşılıklı oturuyorsunuz, sıkıntıdan herkes birbirini seyrediyor:) Ani frenlerde ya da dönüşlerde, ya yandakinin üstüne yığılıyor ya da uçacağınızı zannederek zıplayıp duruyorsunuz. Sağsalim  vardık çok şükür. Sonra benim kültürel ürünleri sergiledikleri yerde geçen süper dakikalarım, otel, transfer ve havalimanı. Havalimanında bile ayak masaj yerleri. Beklemek, beklemek. Sonra Bangkok. Şunu söylemeliyim, Bangkok havalimanına hayran kaldım. Organize, temiz, ferah ve çeşitlilik çok. O kadar güzel animasyonlar var ki. Geçerken bir duvara yansıtılmış görüntülerde kendinizi görüyor kahkahalara boğuluyorsunuz. Bir yığın markanın olduğu dükkanlar ve duty freeler. Yalnız gümrüksüz satış pahalı, bilginize. Sonra vakit gelir, içiniz kıpır kıpır uçağa binersiniz. Bu korku vb yüzünden değil, mutfağınızı, kültürünüzü, evinizi ve sevdiklerinizi özlediğiniz içindir. Deneyimler, farklı kültürler güzel ama en güzeli evinize döndüğünüz andır....
 
 

27 Ekim 2013 Pazar

Avusturya Kazan Biz Kepçe

Bütün hikaye Müge'nin Steyr'e araştırma ve ders vermek amacı ile gitmesi ile başladı. Bunu fırsat bilen biz, ekibin diğer kalanları da, dedik ki haftasonu kaçamağı yapalım. Biletler alındı, konaklama booking.com'dan bulundu ve sıra yolculuğa geldi. Araba kiralama işini de havalimanında halledelim diyerek yola çıktık. Arabayı Viyana havalimanında kiralayabiliyorsunuz yani önceden panik olmaya hiç gerek yok. Öyle organize bir havalimanı ki, ayrı bir rentalcars spot yapmışlar, yanyana sıralanmış şirketlerden cebinize ve tercihinize en uygun olanı anında seçme şansınız var ki bunu da rahat bir ortamda yapabiliyorsunuz. Yakanıza yapışmıyorlar en azından:) Arabayı kiraladıktan sonra Viyana havalimanından rezervasyonunu önceden yaptığımız apartman dairesine doğru yola koyulduk. Tabelalar sizi çok kolay yönlendiriyor, şehir klasik bir Avrupa şehri ve herşey son derece düzenli, temiz ve kolay.
 
 
Villa Kumpf (Kumpfgasse 7, 01. Innere Stadt, 1010 Viyana), tercihimizde bizi yanıltmayan konfor, erişim ve temizliğe sahip bir daire çıktı (Barcelona'da aynı ekiple yaşadığımız berbat deneyimden sonra bu bir mucizeydi:) ). Hatta booking.com'da 9.2 lik bir ortalama ile 2010'da listeye girmiş bir apartman dairesi... Şansa baakkk:) Konumu Aziz Stefan Katedrali'ne çok yakın olmakla birlikte müzeler ve Hofburg (İmparatorluk Sarayı), Opera Binası ve Kärntner Strasse üzerindeki alışveriş alanlarına sadece yürüme mesafesinde. Çok sevimli sahibi Claus karşıladı bizi ve son derece anlayışlı tavrı ile bizim evde hissetmemiz için elinden geleni yaptı. Hatta yerel yemeklerin son derece zevkle piştiği ve servis edildiği iki restoran tavsiye etti. Birisi dairenin bulunduğu sokağın sağında Michelin Guide 2010'da yer alan Weibel's Wirtshaus (rezervasyonsuz giderseniz şayet yer bulma şansınız yok), bir diğeri de diğer uçta yer alan Gasthaus Zu Den 3 Hacken. Biz 3 Hacken'i denedik ve kocaman porsiyon ile gelen şinitzelimizin yanında patates salatamız ve çok başarılı bir seçim olan Wagentristil  Zweigelt 2011 marka kırmızı şarabımızla harika bir ziyafet çektik. Sonrasında ise Kärntner Strasse'de güzel bir yürüyüş ve final; aynen tur programlarında yazdığı gibi "konaklama dairede":))
 
Ertesi gün şehri turlama zamanıydı. Sabah kahvaltı yapmak için bölgenin en şık ve popüler mekanlarından birisi olan Cafe Diglas'ta aldık soluğu. Şık avusturyalı ve turistlerin uğrak mekanı olan cafede, uluslararası ilişkiler eğitimini yapmak üzere gelmiş bir Türk yarı zamanlı çalışan garson ile karşılaşmak ilginç olup, biz Türkler heryerde dedirtti yine. Zira sokakta Türkçe konuşanlar ve kebapçılar bu savı doğrular nitelikteydi. Ne yesek ne yesek kısmında seçenekler lezzetli olsa da ah yurdumun kahvaltıları ve ah demleme çayımız:( Tatlı yoğun bir kahvaltı yapmış olsak da yaşadığımız deneyim güzeldi. Özellikle tuvalet deneyimimiz süperdi. :) Yok artık demeyin sakın, gerçekten, tuvaleti ziyaret ettiğimizde camın arkasında görünen klozet ve şeffaf ortam dehşet bakışlara neden olsa da Allah'tan zeki insanlarız, kilitleyince belki kararır cam da en azından halka malolmayız dedik ve yanılmadık. Kapıyı kapat, kilitle ve kararan camın üstünde bu defa kocaman bir girilmez işareti gör:) İlginç tasarım, kutlamalı. Bunun yanında, tahta kıskaçlara dizilmiş gazeteler, avizelerden sarkan değişik objeler ve tabii muhteşem tatlıların kokusu ile hoş bir ortama sahip Cafe Diglas. Artık dolaşma vaktiydi, mekandan ayrıldık... İlk durak. Aziz Stefan Katedrali. Muhteşem bir yapı(t). Şehrin göbeğinde bir şaheser. Önünde Mozart kıyafetleri ile görevliler konser vb biletleri satarlarken ortam büyülüyor. Ah bir de bu kadar kalabalık olmasa:/ 
 
Şansa bakınız ki o gün Avusturya milli bayramıymış. Her yıl 26 Ekim’de kutlanan bu bayram kurtuluş bayramıymış. Bu yıl da 26 Ekim'de Viyana-Heldenplatz’da kutlamalar  yüzlerce insanı biraraya getirmişti. Yüzlerce asker, meydanda orduların sahip olduğu tank, araba, bot gibi araçları sergilerken, güleryüzleri ile özellikle çocukların ilgi odağıydı. Onlarca çadırda yerel yiyecekler pişiyor, bungee jumping gösterileri ve asker yürüyüş ve marşları ile hem turistler yani biz meraklı bakışlar ile gözlemliyor hem de yerel halk keyifli vakit geçiriyordu. 
 
Bizim Viyana'da sadece bir günümüz olduğu için otantik görünümü ve tarzı ile sarı trenin bizi gezirmesine karar verdik. Hop on hop off bir tren olan Vienna Ring Train, Vienna'nın ilk imparatorluk  dönemine ait önemli çekim merkezlerinden geçerken tarihi bilgi sahibi olmamıza da yardımcı oldu. Tüm şehri gördükten sonra ilgimizi çeken merkezlerde durarak güzel yürüyüşler yaptık ve keyifli anlar yaşadık. Benim tüm bu süreçteki gözlemim; sonbaharın tüm renkleri ile şehrin büyüleyen görüntüsü, organize bir yaşam tarzı, tarih, rahat ve huzurlu görünen insanları, 5 kişiden birinde mutlu gezintiler yaptığı kuyruklarından belli olan cici köpekler, otobüs-restoran vb farketmeden kucak açılan evcil hayvanlar (Korsan'ın burada bunu tecrübe etmesini çok isterdim, kendi ülkemde gördüğü muamaleyi dikkate alınca, sitede gezdirirken bile pis, tü diyen insanların aksine gülümseyerek bakan gözler doluydu etrafta). Öte yandan üzücü olan da faytonların bir çekim unsuru olduğu şehirde saatlerce gezinti yapan, kulağına bile kılıf geçirilmiş, tutsak atlar. Bu geleneğin artık kalkması için dua ediyorum. Nitekim turistik amaçlar ile hayvanların bu tür işkencelere maruz kalmaları büyük haksızlık... Evet dönelim geziye... Volksgarten, yani onlarca gül çeşidinin olduğu muhteşem bir park ile karşılaştık. Burgtheater, Parliament, Heldenplatz bölgesinde. Güneş, turuncunun hertonunu barındıran dökülmüş yapraklar ve köpekleri, aileleri ile yürüyüş yapan yüzlerce insan. Öte yandan tarih, kültür ve sanatın göbeği olan en eski yerleşim bölgesi Innere Stadt'ta yürüyüş alanları, park ve cafeleri dışında saraylar, müzeler bölgesi ve hatta borsanın kalbi gezmeye, görmeye değer. Hofburg Sarayı, Sisi'nin yaşadığı (Elizabeth) Kraliyet Sarayı ve görkemli. Yine Joseph Meydanı beğeni topladı :) Elbette bir günde tüm bu sarayları ve müzeleri gezmek mümkün değil. Çok arzu etmeme rağmen Generalin yazlık sarayı olan Belvedere Sarayı'nı gezemedim. Neden mi çok istedim? The Kiss adlı tablosuna hayran olduğum, 1500 parçalık puzzle'ını tamamlamak üzere olduğum büyük usta Gustav Klimt'in sergisi bu sarayda.  

Kültürel gezimizin yanısıra grup üyelerini cezbeden gastronomi de ihmal edilmedi. Borsa bölgesinde yemeğimizi yedikten sonra yürüyüş yaptık ve çikolatanın kalbi olan pastane Demel'i gezdik. Ürünler pahalı olmakla beraber tadılmaya değse de metrelerce kuyrukta beklemek işimize gelmedi ve yine gastronomide diğer bir numara Cafe Sacher'e doğru yola çıktık. Original Sacher Torte yemek için de benzer bir sırada dakikalarca bekledik. Tatlı gibisi yok!!! Cafe Sacher, ziyaret edilmesi gereken bir yer kesinlikle tavsiye edilir:)
 
Ardından artık yola çıkma zamanı. Nereye mi Müge'nin evine. Steyr, Avusturya'da başka bir yerleşim alanı. Yaklaşık 2 saatlik bir araba yolculuğu ile Müge'nin nehrin hemen kenarında yeralan 72 numaralı dairesine hoşgeldiniz Ebru, Çağnur ve Pınar hanımlar. Çok tatlı bir evsahibemiz var ve çok sportif. Yorgunluk falan dinlemem, bölgeyi görmenizi ve temiz hava almanızı istiyorum diyerek bizi towncenter'a 20 dakika yürüyüşe zorladı ki iyi ki...Akşam saat 21.00, tertemiz ılık bir hava, şıkır şıkır bir nehir, güzel evler, doğa ve dinginlik. Küçük bir üniversite yerleşim bölgesi, genç bir nüfusa sahip. Balkanlardan gelenler, Avusturyalılar ve öğrenciler. Çok sevimli ve büyüleyici. Gecemiz muhteşem kabak çorbası olan Pumpkin Soup içerek ve Tagliatelle yiyerek sona erdi. Nerede mi? Steyr'a giderseniz merkezde yeralan Orangerie Restaurant'ta. Kalite, lezzet ve güleryüzlü hizmet. Hoş bir akşam yemeğinden sonra aynı final; konaklama evde:)

Bugün sabah ise evde özlediğimiz peynir, marmelat ve kızarmış ekmek ile daha klasik bir kahvaltının ardından yine arabamıza atlayarak yola koyulduk. Ve bugün, Avusturya'da yaşanabileceğine karar verdim. Yılın sanırım en güzel zamanı, Sonbahar. Turuncunun ve yeşilin hertonu birarada, tonların arasında birer biblo gibi Cottage evler ve doğanın harika olduğunu birkez daha bana kanıtlayan manzaralar ile dolu bir gün. Salzburg'un final olacağı rotamızda country road yani çevreyolunun değil de virajlı manzaralarla süslü yolun bizi güzergahına sürdüğü kasabalar ve köyler uğrama noktaları oldu. Ne mi keşfettik? Doğa...Büyü...Huzur...İlk mola Gmunden'de. Salzburg'a doğru giderken yaklaşık 60. kilometresinde, içerisinde bulunan gölüyle meşhur şehir. Dar sokakları, gölü, çiçekler ile bezenmiş balkonların yer aldığı evleri ve muhteşem tatlıların olduğu cafeleri ile manzaranın karpostalı andırdığı bir şehir. Arabayı  kolaylıkla park edebileceğiniz park yerleri mevcut. Araba parkedilir, nehir boyunca ve dar sokaklarda yürüyüş yapılır. Kahve zamanı gelmiştir. Şehirdeki en şirin ve popüler cafesi keşfedilir tatlılar afiyetle yenir, kahve ve çay eşliğinde sohbetler edilir. Gmunden Cafe Grellingen eğer yolunuz düşerse mutlaka uğramanız gereken bir yer, demedi demeyin. Bu arada eğer Gmunden'de yaşamak isterseniz, ev fiyatları 90.000 euro'dan başlıyor bilginize. Biz baktık da:)

Gmunden'den sonraki durağımız, söylemesi zor ama yaşanması çok kolay bir yer. Traunkirchen...İngilizcesi Church by the Way. Yukarı Avusturya'da yer alan Traunsee üzerinde kurulu bir köy. Doğanın bir parçası, sizi öyle içine alıyor ki. Bot kulübeleri sizi gölde geziye davet ediyor...Ayrılmanız saatleri alabiliyor. Göl kenarında yer alan dağlar, Avusturya evleri, gölde gezinen kuğu, ördek ve martılar ile büyünün sizi içine alması hiç de zor değil. Ayağınızın altında hışırdayan rengarenk otlar, dökülmüş yapraklardan bir tepeye tırmanıp köye yukarıdan bakmak istedik. Manzara şahane, hava güzel ve insanların uğrak yeri olan tepenin üstünde bir şapel-Johannesbergkapelle... Masal gibi. Eğer yolunuz düşerse tepeye çıkıp manzarayı izlemeyi ihmal etmeyin. Bu arada göldeki kuğular ve ördekler yiyecek için birbirleri ile yarışırken çok eğlenceli görüntüler sergiliyorlar. Yanınızda  yiyecek götürmeyi ihmal etmeyin, ama parmaklara dikkat, benimkini bir kuğu ısırdı:) Çok sevimli:)

Son nokta, Salzburg. Mozart'ın yaşadığı şehir. Diğer doğa harikası. Her durduğum noktada ben burada yaşarım diyen ben, Salzburg'a karar verdim. Yani Viyana mı Salzburg mu? Kesinlikle Salzburg. Tarih,  tepede yer alan kalesi, evleri ve kemerler altından size açılan dar sokakları ile masal şehri. Renkli, eğlenceli, romantik ve tarihi. Dar pasajlarda markalardan oluşan dükkanlardan otantik cafelere herşey birarada. Her adımda Mozart çikolatalarının sergilendiği davetkar pastaneler ve lezzetlerin yarıştığı restoranlar. Bizim gezimizi takiben gastronomi deneyimimiz, öncelikle aniden bastıran, yaz yağmurunu andıran kısalığı ile yağan yağmurdan kaçarken farkettiğimiz ve son derece zevkli-ilginç-marjinal dizaynı ile S'Nokerl. Mutlaka gidin, mutlaka homemade potato gnocchi yiyin. Leziz. Yanında kadeh şarabınızı sakın unutmayın. Oradan çıktıktan sonra da kahvemizi içmek için popülerliği ile ünlü Cafe Tomaselli'nin hemen karşısında yer alan Cafe Fürst'ü tercih ettik. Nedeni daha küçük, daha lokal görüntüsü ve muhteşem çikolatalar ile bezenmiş vitrini. Birbirinden lezzetli tatlıları ve kahve ile günün yorgunluğu atılır ve bu defa Müge'nin evine bizi getiren A1 çevreyolundan hızlıca pijamalara bürünülür. Yorucu ve büyüleyici bir gündü...Şükretmeli. Aldığımız her nefese...

Sonuncu güne geldik...Bugün Müge'nin kaldığı butik şehri gezme günü ve vakit kalırsa da Linz'e kaçamak. Steyr'i anlatmak keyifli çünkü içinde gezi-alışveriş-kahve ve güneş var. Dahası biz varız. Önce Müge'mizin ofisini ziyaret etme ve sekreterleri ile tanışma. Ofise giderken, Steyr'in keyifli ara sokaklarından, muhteşem gökyüzü, güneş eşliğinde 15-20 dakikalık bir yürüyüş yaptık. Sokaklarda sağlı sollu olağanüstü tasarımları ile evler, rengarenk çiçekleri olan bahçeler, sakin hatta çok dingin bir atmosfer ve ayağınızın altında yürürken hışırdayan sonbahar yaprakları. Bir diğer sokağa geçtiğinizde usul usul akan nehir.  Derken karşınıza, nehir boyunca uzanan University of Applied Sciences Upper Austria School of Management-Steyr Kampüsü çıkıyor. O sınıflarda manzarayı seyrederken nasıl ders anlatılır ya da dinlenir bilemiyorum ama kuruluş yeri olarak çok şanslı öğrenciler. Yeni binası ile Universite son derece şık, aydınlık, düzenli ve kurumsal. Hissediyorsunuz bilimsel bir mekanda olduğunuzu. Müge'nin ofisini ziyaret ettik, hatıRa fotoğrafımızı çekildik, binayı gezdik ve hizmetleri ile ilgili bilgi aldık, güler yüzlü sekreterleri ile tanıştık ve alışveriş yapmak üzere nehrin üzerine kurulmuş, sarmaşıkların dolandığı duvarları ve nehrin coşkusunu seyrederek yürümeye devam ettik. Nehirde küçücük ve şirin bir köpeğin sahibi ile yaşadığı eğlenceli dakikaları seyretmek ve köprüye geldiğinde seveyim derken beni çamura bulaması da ayrı bir eğlence oldu bana. Oğlumu özlemişim, anladım yine. Öte yandan köprü boyunca devam eden tel örgü üzerine kilitlenmiş onlarca kilit beni sinir etmedi, değil. Olan var olmayan var, aç var tok var diyerek, üzerlerine isimlerini bile yazmış olan sevgililere ait "love lock" konulu bu sergi çok da işime gelmedi:) Olsun gençler aşk dolu, romantik mekan, sorun yok:) Köprüyü geçince şehrin güzel meydanına doğru izlediğiniz parke taşlı yolda sağlı sollu dükkanlar. Kızlar saldırın diyerek tercihimiz olanlarına daldık tabi. Şunu itiraf etmeliyim ki etkilendim. Biz daha çok yerel tasarımların olduğu dükkanları ziyaret ettik. Onlarca magnet aldığım hediyelik eşya satan dükkanlar değildi sadece hedef. İnanılmaz zevkli, çok yaratıcı tasarım ve dekoratif objeleri var. Eğer taşıma sorunu olmasaydı, koltuk falan alma aşamasına geldim ama elbette imkansızdı. Avusturya'ya ilişkin zevk açısından tam puan vermek kaçınılmaz oldu. Hediyeler ve kurbağa prenslerimizi satın aldıktan sonra kahve molası için güneşin teninizi yaktığı ve yazı hissettiğiniz meydanda Sammwald adlı cafede oturup çay-kahve içerken bir kırıntıya uçan onlarca kuş, the Birds filmini yaşattı bir an. Korkmadım diyemem:) Sonrasında yerel hayata ilişkin bilgi sahibi olmak ve tatları, lezzetleri görmek için klasik süpermarket ziyaretimizi yaparak, halkın tercihlerini gözlemledik ve elimizdeki yükleri bırakmak için sokak aralarından evimize doğru yollandık.


Yükler bırakıldı, soluklanıldı ve kızlar arabalarına atladı, profesyonel şoförümüz Çağnur ve navigasyondan bize seslenen Tim ile inatlaşan hatta onu hiç dinlemeyen Müge'nin co-pilotluğunda Linz'e doğru hareket saati geldi. Ben her zamanki gibi manzara bittiğinde uyuyup, adeta şehrin kokusunu duyarak "geldik mi?" diye bir soru ile kaldığım yerden devam ettim geziye. Karşınızda görkemli Tuna nehri ve Linz...Akşam saatleri hava kararmaya başlamış, renkli ışıklar ile bezenmiş güzel bir meydan ve sokakları ile Linz yine tam puan. Meydanda bir abide, önünde fotoğrafımızı çekmesi için bir bayandan yardım istedik ama sağolsun abide yerine bizi çekip kamerayı verdi bize geri. Biz de önünde biz olmayan abideyi ayrıca görüntüledik. Linz büyük bir şehir. Ekonominin attığı şehirlerden birisi. Linz kelimesi esnek, kıvrık anlamına geliyormuş. Tuna nehri yanında olması nedeni ile nehrin dönemecinde bir yerleşim alanı olarak yorumlanıyormuş. Tuna'ya karşı bir tepenin üzerinde Linz Kalesi var. Muhteşem görünmekle beraber, bir tren ringi ile tepeye ulaşmak da son derece kolay.  Şehir renkli, markaların yer aldığı uzun bir caddesi var. Güzel pastalarla bezenmiş dükkanlar, bar ve restoranlar da son derece çekiciydi. Johannes Kepler’in yaşadığı sırada “dünya harmonisi” adlı eserini burada yazması ise Linz’e ilişkin büyüyü özetliyor aslında. Dikdörtgen şeklindeki meydan olan Hauptplatz'da mermerden Teslis Heykeli yer alıyor ve 1723'teki veba salgınında ölenlerin anısına yapıldığı da taş üzerine işlenmiş tarih ile biraz tüyleri ürpertiyor.. Meydanın bir tarafında yer alan Meclis Binası yine görkemli bir yapı, Hitler orada konuşma yapmış. Öte yandan Hitler’in bu şehirde okula gitmesi ve en sevdiği yerlerden birisi olduğunu söylemesi de biraz kafa karıştırıcı ama neyse devam edelim.

 Yürüyüş yaparak Ehemalige Ursulinenkirche tabelasıdikkat çeken katedralin ihtişamlı görüntüsünün yanından övgüler ile Tripadvisor’da güzel yorumlara bahis olan bir restorana doğru yol alırken, birçok restoranda Avusturya’nın diğer şehirlerinde de olduğu gibi sigaranın iç mekanlarda tüketildiğini görmek düşündürücü. Eğer iç mekanlarda  sigaranın içilmemesi bir gelişmişlik düzeyi olarak algılanıyorsa, gelişmiş bir ülke olan Avusturya’da bu durumu Pınar ile sohbetimizde açıklamak mümkün olmadı. Bu nedenle restoran ararken sigara içmeyenlerin tercihleri bir noktada azalıyor. Derken yine bir sokaktan geçerken akşam saatlerinde şoförlüğünü yaptığı taksisinin içinde ışığı yakmış kalın romanını yüzünde gülümseyerek okuyan kadını gördüğümde şaşkınlığımı gizleyemedim. Mutluluk neydi? Benim ülkemde de bu dinginlik ve gülümseme neden her geçen gün eksiliyordu? Sorular sorular... Ve işte geldik, ihtişamlı bir Dome yanında yer alan Domviertel adlı restoran. Hmm çok şık, fiyatlara bakalım, aaa çok uygun diyerek girdiğimiz restoranda yaşadığımız eğlenceli dakikalar anlatılamaz yaşanılır. Neden mi? İşte yanıtı...Son derece şık bir restoran, girersiniz ve bilirsiniz ki bir görevli sizi elinde menüleri ile karşılayacaktır ve masanıza götürecektir. Ancak kapıda Tripadvisor,  Kurler Edition, Ausgezeichnet 2013'ten ödüllendirildiği ve sertifikalandığı belgelenen, ikinci katı Rotary gibi özel kulüp üyelerine açılmış bu restoranda ilgili yok. Birkaç dakika şaşkınlık yaşadıktan sonra yan kapıdan asık suratlı bir şef çıkar. Kaç kişisiniz sorusunu sorup, bazı masalar için imkansız diyen garson bizi bir masaya yönlendirir ve menüler gelir. Ancak menüler Almanca, hem de sertifikalı bir restoranda. Bunların İngilizce olanı yok mu diye sorduğumuz şef garson yarım İngilizcesi ile bize nedenini anlatamadığı ya da biz anlamadık ama yokmuş sonuç bu. Sonra menüde olanları biraz hayalgücümüzü kullanarak biraz da nefesi inanılmaz içki kokan şefimizin çabaları ile siparişleri verdik. Ama tek emin olduğumuz Çağnur ile siparişini verdiğimiz domates çorbası idi. Kuverler açıldı, ekmek, su ve meze tabakları geldi. Sunum güzel. Sohbet güzel. Beklemeye başladık, bu arada diğer masalar da doldu ve müşteri sayısı arttı. Ancak domateslerin yeni toplandığını düşünmeye başlamıştık ki, neredeyse 45 dakika olacaktı, önüme bir tabak kondu. İçinde bir adet cherry domates ve küp şeklinde doğranmış beş adet peynir olan bir tabak. Al sana domates çorbası. Bırakın siparişi veren bizi, şaşkınlığını gözlerinden okuduğum Pınar ve sesli duygularını dile getiren "bu ne ya?" sorusu ile Müge'yi görmek bile kahkaha için yetti. Derken bir demlikten boşaltılan domates püresi. Hani şu marketlerde yemek harcı olarak satılan pürelerden. Ama şimdi itiraf edeyim ki sevindim, sadece bir domates ve beş küp peynire kalmamıştık, üzerine domates sosumuz gelmişti. Lezzet iyiydi. E sunum da başarılı tabi...Bu arada iki tane 18'li yaşlarında garson kızımız ve içkili olan şef garsonumuzla bu kadar müşteriye nasıl hizmet edilemez görerek ve seveyim ülkemdeki personel arz fazlası olan restoranlarımızı diyerek sohbete devam. Ana yemekler beklensin dakikalarca yine. Ancak bu arada yine dakikalarca bekleyen diğer müşteriler, karışan yemekler, yanlış masalara gönderilen tabaklar, hatta hesabı ödeyen birisinin masasına konmak üzere gelen yemek. Eyvah, kriz çıkıyor diyeceğim bu ortamda insanların kibarlığı ve tabi bizim, sabrı ve hoşgörüsü ile gece kavga ile bitmedi. Ancak yanlış hesaplar, yanlış yemekler, yanlış tabaklar ve bir türlü bize gelmesine şefimizin izin vermediği salata sonrası kahkahalarla ayrıldık restorandan. Bu arada kurtarıcı, nereden çıktığını anlamadığımız, bir başka kahraman garson idi, bizim şef kayıptı, bilgilerinize.
 
Sonrasında, yolda gözümüze kestirdiğimiz bir cafede kahve için son mola. Adı Cafe Jentschke...İçerisi çok hoş, sakalları değişik şekillerde kesilmiş amcaların oturduğu barın yanında yer alan bir masada yer bulabildik. Asık suratlı bir bayan garson geldi bu defa. Dövmesine az kala siparişleri aldı, akıcı İngilizceye karşın olmayan İngilizcesi ile yanlış getirdiği siparişi alırken, Müge'nin başından dökmemesine şükrettiğimiz bir kadın garson...Acele içip cafeden ayrılırken şuna karar verdim ki. Benim ülkem, hizmet kalitesi açısından pek çok gelişmiş ülkeyi sollar nitelikte. Öğrenmeleri gereken çok şey vardı Linz'de. Öte yandan öğrenmemiz gereken şeyler de. Son gözlemim, otoparka girerken, kapıdan ancak biletinizi okutarak girebilmeniz. Güvenlik açısından son derece güzel bir uygulama ama arabada bileti unutursanız, arabaya nereden ulaşırsınız onu bilemiyoruz. Siz siz olun biletleri arabada bırakmayın. Zira çıkış için de ödeme makinaları otopark girişlerinde. İnsan istihdamı yerine makine istihdamı-otomasyon diğer bir deyişle. Yola çıkma vaktidir, yarın yolculuk dedik ve Steyr'e hareket, son gece dedikoduları, hoş sohbet ve pijamalar...
 
Sabah, güzel müzik, heyecan ile kahvaltıyı hazırlayan Pınar'a teşekkürler. Son hazırlıklar ve yolculuk. Müge arkamızdan su döktü ve el salladı...Ama navigasyon Müge'de kaldı, biz de yine yaratıcılığımız ve önsezimize dayanarak yola çıktık ama yolda tam kaybolmak üzere iken akıllı telefon navigasyonu ile Çağnur devreye girdi. Viyana'ya doğru hareket. Ebru arka koltukta uyur, ehliyetimi yanıma almamış olmam bir şans oldu bana. Üzgünüm Çağnur:) Derken Ebru uyanır ve sorar "geldik mi?". Pınar döner ve, "Ebru, saatlerin Türkiye'de olduğu gibi burada da geri alındığına sence ikimizden başka kimseden onay almamış olmamız uçağın kaçmak üzere olduğu anlamına gelir mi" ve "acaba Prag - Budapeşte tabelası üzerinde yer alan uçak işareti hangi ülkenin havalimanına işaret ediyor" gibi deli sorular sorar. İlk defa uyanınca kaldığım yerden geziye devam etmenin yanısıra yanıtlar aramak için bocaladım. Neyse ki sonuç müspet. Benzin almak için durduk...Çağnur'un bir pompacı edası ile göğüsleyip sürüklemeye çalıştığı hortuma orta yerden Pınar'ın müdahalesi ve benim arabayı biraz daha geriye çekmem ile sonlanan başarılı benzin operasyonunun gerçekleştiği alanda içimize su serpen yanıtları aldık.
 
Havalimanına varılır, araba teslim edilir, check in yapılır, uçağa binilir, aktarma yapılır ve İzmir'e varılır. valizler beklenir, beklenir, beklenir. Valizler gelmez, yanıt veren yetkili bulunamaz, yarım saat sonra yanımıza gelen görevli der ki; "Özür dileriz Viyana'da valizleriniz yüklenmemiş". Valizler bu akşam gelecek. Acaba bu bir işaret mi? Avusturya gitmemizi istememiş olabilir mi? Ya da kalbimiz orada mı kaldı? Yorum size ait...







 
 
 

 
 

 







































17 Eylül 2013 Salı

Gezi Günlüğü: Dalyan


Gezi Günlüğü:1.Gün İzlenimleri
Yolunuz Bodrum'a düşerse Yakaköy'de Dibeklihan görülmeye değer ve oradaki kültür sanat etkinlikleri de. Ebrû Sanatçısı çok değerli Nuri Pinar hocamın sergisi Han içinde Dibek Sofrası'nda. Kaçırmayın ve ziyaret edin. Sergi için son tarih 23 Ağustos...Bu Sergiden öğrendiklerim sadece sanata ilişkin değil aynı zamanda ismine ilişkin. Farsça kökeni der ki Bulut; Arapça kökeni der ki Suyun Yüzeyi. Bu sanatla uğraşan gerçek usta Nuri Pinar hocam, entelektüel birikimini pekçok konu ile ilgili bizimle paylaştı.
Ve birçok moladan sonra varılan nihai nokta Dalyan...Güne Engin Deniz Eris in bize yüksek enerji ile katıldığı keyifli kahvaltı ile başladığım ve yol arkadaşım Damla ile tatlı seyahatin son durağı bugün...
Diğer populer destinasyonlar ile karşılaştırıldığında sakin, daha çok İngiliz turistlerin olduğu ve yine yabancılara 10 eurodan başlayarak pazarlanan ve satılan konaklama olanakları... Düşündürücü...
Mutlu görünen ve kovalanmayan sokak hayvanları ile huzurlu görünen yüzler ilk izlenimler. Bugün Dalyan'a merhaba dedik yarın ilgilenenlere izlenimlerim ile gözlemleri aktarmaya devam. Misyonum bu olsun;)
 



Gezi Günlüğü 2: Dalyan'dan bugün Yuvarlakçay'a yol tuttuk. Beyoba, tesisleri, tandırı ve Alabalık ile; Yuvarlakçay da sıcaktan bunalanlara coşku ile akan kaynağın serinlik sunduğu doğa harikası özelliği ile ün salmış. Kendine güvenenler çi...vi gibi kaynak suyunda yüzerken, geri kalanlar son derece lezzetli yemekleri yiyebiliyorlar. Biz Çınar rest'da idik ve oldukça kalabalık olsa da mümkün olduğunca talebe yetişmeye çalışan bir tesis. 10 üzerinden 7 diyelim;) Bu arada arzu edenler jeepler ile dağın tepesine, kaynağın çıktığı noktaya tırmanabiliyorlar...
Oradan yol Köyceğiz'e yönlerdidi bizi. Küçücük, huzurlu ve sakin. Nem yüksek ve sıcaklık korkunç:/ Arzu eden karayolu ile antik Kaunos'a gitmeyi tercih edebilir; biz tekne ile gideceğimiz için ufak bir tur Köyceğiz'in sevimli atmosferi için bu defalık kafi geldi. En çok hayrına yapılan çeşme ilgimizi çekti ki çok özenilmiş, Allah kabul etsin diyerek bir nebze serinledik ve resim çekilmeyi ihmal etmedik, ah biz kadınlar;)
Ve son ziyaret noktamız İztuzu plajı... Dalyan'a girdikten sonra yaklaşık 11 km süren yol, sizi doğa harikası, yaklaşık 4-5 kim uzunluğunda koya ve plaja çıkarıyor. Bildiğiniz ince kum ve bu nedenle de Caretta Caretta'ların yumurtalarını bı...raktıkları bir plaj. Etrafı dağlar ile çevrili uzun bir plaj, batan güneş, Carettaların izlerini taşıyan kumlar!.. Şiir gibi. Bir de Caretta hastanesi var ki Türkiye'nin her köşesinden tedavi için grlen Carettaların şifa evi... İztuzu ve Dalyan arası yolda sakın Nar Danem'e uğrayıp buz gibi antioksidan nar suyu içmeyi unutmayın. Gerek tasarımı, gerek sunumu, gerekse ürünü ile bence çok güzel bir girişimcilik örneği...Mutlaka görülmeli
 

Gezi Günlüğü 3: Üçüncü gün meşhur tekne turu günü;) Ancak tekneler inanılmaz kalabalık, en az 20 kişilik gruplar. Bir başka seçenek de kişiye özel turlar. Eğer biraz daha fazla öderim derseniz şiddetle tavsiye ederim. Güzergahlara kaptan ile birlikte karar veriyor hatta benim gibi iyi şoförseniz;) tekneyi kaptanla ortaklaşa kullanabiliyorsunuz. Biz münferit turumuzu ayarladık ve sazlıkların arasından Sultaniye Kaplıcalarına vardık. Komik sahnelerle dolu olsa da çamur vücunuzda kuruduktan sonra duşunuzu aldığınızdaki keyif eminim kirlenmeye değecektir. Şifa için gelenler bungalowlarda ormanın içinde konaklıyorlar, doğa gerçekten bir harika! Kaplıcanın kapalı ve açık iki sıcak su havuzu var. Kısa aralıklarla kürü uygularsanız sağlığa iyi geldiği söyleniyor.
Kaplıca sonrası Kaya Mezarları'nın önünden geçerlen büyülendim ve vardığımız nokta Kaunos antik şehri oldu. Eminim çok kişi Kaunos'u bilmiyor, büyük kayıp. Muhteşem manzarası ile büyüleyici. Antik tiyatrodan Sülüklü Göl'ün seyrine özellikle güneş batarken doyum olmuyor. Şanslıydık ki elinde Viyolonsel ile gelen bir İngiliz ve arkadaşları bize muhteşem bir klasik müzik keyfi yaşattı, bu milyonda kaç şanstır bilmiyorum ama biz bugun işte o şanslılardık.
Oyle şanslıydık ki tekneden indiğimiz alan ile kent arası 1 km ve 73 yaşında bölgenin yerlisi amca, bizi traktörü ile tekneye kadar bıraktı. Buradaki önemli ayrıntı şu ki; Dalyan halkı çok canayakın, çok misafirperver ve turiste çok alışık. Yardımseverlikleri ve güleryüzleri şahane...
Tekne turu bitimi yorgunluk olsa da muhteşem doğada Dalyan Kanalı, Köyceğiz Gölü, Kaya Mezarları, sazlıklar ve çam kokusu dolu ormanları ömürlük...Biz günümüzü canlı müzik yapan Jazz Bar'da yaptık. Muhteşem bir ses, yorum ve kaliteli müzik... Bir de barın herakşam bir misafiri varmış, bu akşam benim ayak dibimi seçti ben de adını Whiskey koydum;) Kalın sağlıcakla, turumuza yarın devam...
 

Gezi Günlüğü 4: Bugün sakin, bugün biraz dinginlik günü idi. Günün en güzel gelişmesi çokkk tatlı dostlarla buluşmak, sokakta özgür yaşayan birbirinden sevimli köpekleri sevmek, onları ödüllendîrmek ve bir tutam sevgi paylaşmaktı. Yarın yolculuk Akyaka ve Gökova... Baki sevgiler;)
 
Gezi Günlüğü 5: Ve dönüş günü; last but not the least;) Sabah köy kahvaltısı Gölbaşı restoranda yapalım dedik, tavsiyeleri dinleyerek. İyi ki iyi ki! İztuzu plajına giderken yol üzerinde sağda kalan ve göl üzerinde yer alan restoran tam bir... habitat. O kadar güzel bir atmosfer ki. Düşünün ki karşınızda sazlar su akıntısı yüzünden hafif hafif sallanıyor, berrak bir gökyüzü, sabahın erken saatleri, oturduğunuz yerde başınızın üzerinden sakalar uçuyor, onlarca su kaplumbağası, yüzlerce kefal ve küçük balıklar ve arada bir grubunu bozmadan büyük bir gürültü ile kaplumbağaların arasına dalarak ilerleyen ördekler! Nasıl cabbarlar, sanıyorsunuz ki "dağılın burada biz vardık sizden evvel" der gibi. Tabii ben, hayvanları birarada görünce çocuklardan çok daha şendim, ben kendimi kaplumbağa, balık ve ördek beslemeye verip, onları hayranlıkla seyrederken Damla da fotoğraflamayı ihmal etmemiş;)
 
Dönüş yolunda bir görev bizi bekliyordu;) Azmak Koyu'nda canlı bir akvaryum seyri! Eğer Güney Ege'den yukarı doğru çıkıyorsanız, mutlaka, Gökova/Akyaka sapağına girip, tekne ile küçük bir akvaryum turu yapın. Sudaki canlıları, o berraklığı ...görünce yaradanın mucizesine hayran kalacak ancak sazlıkların dibinde, suyun yüzeyinde biz insanoğlunun attığı pet şişe, karton tabak, çöp vb atıkları görünce de bunun eğitimsizlikten mi vicdansızlıktan mı yoksa vurdumduymazlıktan mı olduğu sorgulayacaksınız.

Azmak koyunda derinlik yer yer 10 m, su sıcaklığı da yaklaşık 10 derece. Gölde kefal ve yılanbalıkları çoğunlukta. Bir de sazlıklara konsn rengarenk kelebek ve diğer böcekler;) Avlanmak ve tüple dalmak yasak olsa da koy kenarında mangal yakanları görünce, mangalın da yasak olduğu alanda daha nice yasaklar deliniyor acaba diye düşünüyor insan! Diyeceğim şu ki ülkemiz cennet! Trilyonlarca yatırımlarla yaratılan onca suni bölge varken, bizim yurdumuzda doğal olanına sahip çıkmak gerek, en azından çocuklarınız için yapmalısınız!
Öte yandan günahsız hayvanlar, kendi habitatlarında çok mutlular oysa az ileride İztuzu Plajı'nda yer alan Caretta Rehabilitasyon Merkez ve Hastanesin'nde teknelerin pervanelerinden bacağı kopmuş, kafası yaralanmış, darbe almış kaplumbağalar üniver...site gönüllüleri tarafından tedavi altındalar! Heryere, her alana tecavüz eden insanoğlu yaşam döngüsünde başka canlıların aleyhine kırılmalara neden oluyor! Ben bu görüntüyü anımsamak ve benim de sizin de malesef ait olduğumuz, insanoğlunun yarattığı o olumsuz görüntülere hiç şahit olmamak istedim... Gezi günlüğü bu bölüm için sona eriyor! Önemli bir günde eve dönüp, şükrettim ki evimdeyim ve hayattayım...Zira bugün 17 Ağustos. Hayat insana dayanmayı ve kabullenmeyi öğretiyor. Doğal Afetler canları alıyor, ancak alınan canların afetten çok insan hata ve ihmalinyüzünden olduğunu öğrendiğinizde kanınız donuyor. Doğa karşısında çaresizsiniz ancak doğadaki canlıların yaşam haklarını hatalarınız ve ihmalleriniz ile ellerinden almamak konusunda emin olun çare sizsiniz!