13 Ağustos 2014 Çarşamba

Bilişsel Ergenler Ikaria'da Ömür Uzatmada...Yaş Ortalaması 100...


"2008 yılında National Geographic Cemiyeti tarafından yapılan araştırma neticesinde dünya üzerinde en uzun süreli yaşayan insanlar, Yunanistan’ın İkaria Adası’nda bulunan yerliler seçilmiş... Adada yapılan sohbetlerde ilginç bilgilere ulaşılmış;
  • İnsanlar geç uyanıyorlar.
  • Sabah 11′den önce iş yerlerini açmıyorlar çünkü o saate kadar kimse uğramıyor.
  • Muhakkak öğlen uykusuna yatılıyor.
  • Adada hiç bir kimsede saat bulunmuyor. Söylenenlere göre evinize davet ettiğiniz arkadaşınız öğlen 12′de de gelebilir, akşam üzere 6′da da.
İnsanların uzun yaşamalarındaki sır, yediklerinin tamamı kendi tarlalarında yetiştirdikleri ürünlerin olduğu belirtilmiş...İkaria Adası’ndaki bir insan günde ortalama 3 kadeh şarap içiyor ve yıllık 26 litre zeytin yağı tüketiyor. Haftada 2 defa balık ve sadece 5 ayda bir kırmızı et yiyorlar. Tabi uzun yaşamın sırlarından bir diğeride yedikleri olduğu gibi yemedikleri de. Şeker ve undan yok denecek kadar az kullanıyorlar"...(http://komsudaneoluyor.net/ikaria-adasi-dunyanin-en-uzun-yasayan-insanlarinin-bulundugu-yer/)


Biz, New York Times'dan alıntılanan bu bilgiyi gördük de sandık ki sadece yaşlıların olduğu bir adaya gidiyoruz ve yeni bir macera peşine düştük. Ama pek çok yerde en yaşlı bizdik desem inanır mısınız? Peki biz kim miyiz?

İspanya ile birlikte seyahate başlayan, Antep ve Urfa ile devam eden, en son Avusturya'yı tavaf eden (Müge'nin tanımı ile) "Amazonlar":) Ebru - Çağnur - Pınar ve Müge...Bilişsel Ergenler... 
Herşey benim ofisimde kahve içmek için biraraya geldiğimizde başladı. Çağnur ve Müge ile ne kadar tatile ihtiyacımız olduğunu konuşuyorken, hadi plan yapalım dedik. Nereye gidelim sorusunun yanıtı Müge'den geldi. Ikaria... O an sormak aklıma gelmemiş, geziden dönerken sordum Müge'ye; "kim sana Ikaria'dan bahsetti"...Müge'den yanıt; "Kimse, kendim buldum". Meğer bizim Müge arasıra ansiklopedi okurmuş (çok kızacak bana) ama yani hiç boş zamanımızda hangi adada ne var diye bakanımız yok içimizde, bu sadece Müge'ye ait bit özellik, zira hatun, rehber (zaten ben de coğrafya bilgimden dolayı hiç iddialı değilim)…. Dolayısıyla, bizim de liderimiz; "Müge: The Chief".
 Nerede kalmıştık? Evet, “Ikaria” dedi Müge ve biraz görsellere biraz da hakkında bilgilere bakıldı. Sonra tamam dedik. Sırada Yeşim ve Pınar'a sormak vardı. Kızlardan da oluru aldık ve tarihe karar vermek epey vakit aldı. 5 kadının izinleri, programları  derken ortak zamanı bulmak vakit alsa da nihayet tarih belli oldu. 4-8 Ağustos 2014. Ahaaaaa bir de festival varmış o tarihte, yaşasın...
 Sevgili liderimiz, hemen işbaşına geçti. Feribot seferleri, konaklama, restoranlar, gezilecek yerler derken hergün en az bir e-posta ile bizi motive etti. Bence her gruba bir Müge lazım. Dikta oluyor bazen ama bizim kadar rahat tipler ile çok haklı. Tüm biletler, rezervasyonlar hazır. Dedik ki dönüşe bir de Samos ekleyelim, gezelim görelim. Eeee çok okuyan mı çok gezen mi?
Bir fire verdik. Yeşim, işi ile ilgili manisi nedeni ile katılamayacağını bildirdi, ama mesajları ile bize destek de vermeyi ihmal etmedi (birdahakine bekliyoruz Yeşim).
Tarih geldi çattı. Neler mi oldu ilk gün? İşte geliyor…




Seyahat başlasın…


Öncelikle, Kuşadası’ndan Samos’a ulaşmak gerekiyor. Samos’a feribotumuz saat 9.00’da. Saat 6.00’dan evden çıkış. Bu seyahatin şoför Nebahat’i ben seçildim. Önce Pınar’ı sonra Çağnur’u sonra da Müge’yi aldım. Müge’nin anneciği bizi balkondan geçirdi, arkamızdan su döktü ve Bornova üzerinden çevreyoluna oradan da Kuşadası’na yola çıktık. Müge’nin sürprizi vardı bize. Yolda dinlemek için eski 45’liklerden oluşan 20 şarkılık bir CD almış (80 şarkılıları almamış, çok şükür:) )
Eğlenceli (biz gerçekten eğlendik) şarkıları tuta tuta Kuşadası’na vardık. Grubun en şanssızı Pınar, en ballısı ise Çağnur’du. Ben ise şansıma çıkan şarkılarla bir iyi bir kötü derken dengeyi kurdum. Ama “ah dedem vah dedem, sen neymişsin sen, ellere düştük senin yüzünden” ile en bahtsız Pınar oldu…

Yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra saat 7.30 ve biz Kuşadası’ndayız. Arabayı park etmek gerekiyor. Aklınızda olsun. Eğer limana yakın bir yere park etmek isterseniz, uzun süreli kalışlara çok sıcak bakılmıyor ve günlük 40 tl gibi bir fiyat biçiyorlar. Biz İlayda Otel’den sağa girilen sokakta Belediye’ye ait otoparka günlük 7 tl’den arabamızı park ettik, kahvaltımızı ettik, sıramıza girdik ve feribotumuza bindik. Bir buçuk saat civarı olacağını tahmin ettiğimiz yolculuk 1 saat 50 dakika kadar sürdü ve Vathi’ye vardık. Pasaport kontrol derken saat 16.55’te Karlovassi’den kalkacak olan gemiye kadar vakit geçirmek için ne yapacağımıza karar verdik. Biraz dolaşmak, birşeyler yemek ve sonra da Karlovassi’ye geçmek planımız. Araba mı kiralamalı? Peki arabayı Karlovassi’ye bırakabilir miyiz? Sorulara yanıt aradık. Araba kiralamak ve arabayı diğer limanda bırakmak yaklaşık 60-70 Euro. Ama eğer taksi alırsanız 40 Euro. Biz de taksi ile geçmeye karar verdik.
Benim magnet krizimi atlattık, Çağnur’a çok havalı sarı bir şapka aldık ve “Garden”da öğle yemeği yemek için mola verdik. Çok sevimli, ara sokakta bir aile restoranı yani tavernası (Yunanca'da tavern olarak geçiyor restoran). Sinirleri adeta alınmış bir anne ve kızdan ibaret olan ama itinalı servisi gecikmeyen, birkaç masası dolu bu restoranda geleneksel bir tadım yapalım dedik ve tabi Yunan Salatası (Greek Salad) ile başladık. Güveçte yapılmış patlıcan, cacık, bir iki meze derken en son tatlı olarak ballı yoğurda karar verdik.
İyi ki verdik, muhteşemdi nitekim Pınar bütün tatil boyunca Ikaria’da aynı kıvamda ballı yoğurt bulamadı, o kadar bedbahttı ki dönüşte Samos’ta yine aynı tat ile kavuşmasa idi ne yapardı bilemiyorum. Samos’ta Vathi limanına bakan meydanda bir yerde yemek yemek isterseniz daha Avrupalı tatlar ile karşılaşılıyor, o nedenle geleneksel yemekler için biraz araştırmaya değer.

Yemek sonrası biraz dolaştık ve sonra bagajlarımızı emanet bıraktığımız restoran sahiplerini teşekkür ederek taksiye atladığımız gibi Karlovassi’ye geçtik. 1 saat vaktimiz vardı, biz de kahvemizi yudumlamak için denize bakan bir mekana oturduk. Derken vakit geldi.
 
Limana varan Hellenic Seaways’den inen onlarca yolcudan sonra karmaşa ve kargaşa içinde gemiye bindik. Gemi Nissos – Mykonos rotasını izliyor ve Karlovassi’ye uğruyor. Bilet numaranız 780’li rakamlar ise ve ekonomi biletiniz var ise boşuna koltuğunuzu aramayın. Biz aradık, çok aradık ama bulamadık J Meğer o rakamlar öylesine basılırmış bilette, ekonomi sınıfının oturacağı salon belliymiş ve / fakat gemi boş olunca, liderimiz Müge bize çok güzel bir salon buldu, oturduk, lafladık, güldük, uyuduk derken 19.00’a doğru Ikaria’nın limanının bulunduğu Evdilos’a vardık.

Lider Müge, daha önce kalacağımız otele bizi almalarını rica eden bir mesaj atmıştı ve olumlu yanıt aldı. Ancak Müge her girişiminden olumlu yanıt alamamıştı, araç kiralama gibi. Festival olduğu için tüm araçlar kiralanmış gibiydi. Biz de otele varmadan önce araba kiralama işini halletmek istediğimiz için transfer için gelen taksi ile konuştuk. O da bizi limana yaklaşık 300 m mesafedeki bir acentaya getirdi. Acentamızın ismi Ikaros Holidays. Sahibi de Dimitri. Müge araçtan iner, Dimitri asık suratlıdır biraz, arkadan ben de inerim ve Dimitri ile sohbet daha çok monolog şeklinde başlar. Biz sorarız, Dimitri bakar bakar sonra bir kelime ile yanıt verir. Sonuç: Ertesi gün saat 15.00’i beklemek. Gelecek gemi saat 15.20 olduğu için araçları o saatte teslim ediyorlar. Size çok yeni bir araba vereceğim yarın diyerek söz veren Dimitri’nin yanından güle oynaya ayrıldık ve otelimize vardık. Kerame Villas…
Otel aslında bir komplekse benziyor. Alt katta odalar, üst katta suitler ve en üstte villalar. Havuzu ve oturma alanları da en üstte. Sorun şu ki bu adada her yer merdiven. Resepsiyonda son derece rahat, konuşkan bir bayan karşılıyor bizi ve diyor ki; “aaa arabanız yok mu? Az bekleyin, müdürü arayayım gelip sizi yukarı çıkarsın. Bu valizlerle zor olur”. Bekliyoruz, son derece sevimli, gömleği sırılsıklam müdürümüz geliyor, bizi arabaya bindirip en üstte yer alan villamıza bizi yerleştiriyor. Villa deyince sanmayın ciddi fiyatlar. Gecelik kişi başı 40 euro. Bizim tercihimiz bu çünkü ayrı odalarda kalacağımıza evi paylaşmak uzun sohbetlerimiz için biçilmiş kaftan oluyor, tecrübe ile sabit olunca biz de öyle yaptık.
Çağnur, Pınar ve Müge gelir gelmez deniz diye tutturdu. Saat olmuş 20.00. Müdür yürüme mesafesi 5 dak olan en yakın plajı tarif etti, ben ise biraz uyumayı tercih ederek isabetli kararı vermiş oldum. Çünkü adada şunu sonradan fark ettik ki burası bir “survivor island”. Heryere yokuş inerek, rampa çıkarak, merdivenleri tırmanarak ulaşıyorsunuz ve yine şunu fark ettik ki bu adada tarifler “kuş uçuşu” hesabı ile. 5 dakika oluyor 20; 10 dakika oluyor en az 30 dak. Kesinlikle aynı hesap ölçütlerine ya da algısına sahip değiliz. Hal böyle olunca bizimkiler yürüdükleri mesafeden ve inip çıktıkları merdivenlerden dolayı nefes nefese geri geldiler. Ama su güzelmiş, yüzmüşler. Onlar hazırlanırken, incir kokusunun hakim olduğu havayı içime çekip; keçi-ağustos böceği seslerini dinledim. Bakir, sakin ve huzurlu bir adaydı Ikaria… Tek sorunumuz odadaki bozulan “duman alarmı”. Resepsiyona ilettiğimizde, ertesi gün ilgilenecekleri bilgisini aldık. Beklemekten başka çare yoktu. Beep beep beep bütün gece devam etti ve geceyi Müge nöbet tutarak geçirdi.
Sonraki duyduğumuz ses midemizden gelen guruldamalar olunca yola çıktık. Araba yok tabi, taksi çağırmak yerine “10 dak sonra merkezdesiniz” diyen resepsiyoniste uyarak ıssız, bol virajlı yollardan yürümeye başladık. 10 dak çoktan olmuştu ve biz hala merkeze tepeden bakıyorduk. Taksi yok, sadece yoldan geçen bol miktarda motorsiklet ve az sayıda araba var. Tek çözüm otostop... İki-üç denemeden sonra Fransız olduğunu öğrendiğimiz bir kadın durdu. Aracın o an dağılacağı ve içinin de birkaç temizlikle ancak arınacağı hissine kapıldığınız arabaya aldırmayarak atladık. Fransız kadın burada yaşıyormuş, son derece memnun halinden ama koltuğu bile yamuk olan bu arabada nasıl rahat acaba diye düşünmeden edemiyorsunuz. Kendisine defalarca teşekkür ederek indik araba dağılmadan…
Yemekten önce ev için biraz malzeme almak gerekiyordu. Kahvaltı için, atıştırma için biraz alışveriş. Küçücük bir marketten alışverişi yapıp, hakkında olumlu yorumlar okuduğumuz retoran pardon taverni bulup oturduk. Tavern Koralli…
Limana bakan, deniz kenarında masaları, masaların altında gezen kedileri ve küçücük kayıkları ile sevimli bir yer gibi görünse de herne kadar Müge, anlayışla karşılasa da son derece kaba bir garson yediğimiz yemeği özellikle benim burnumdan getirdi. Burnumuzdan gelen sadece kaba garson değildi (az sonra anlatacağım).
Üfleyerek siparişleri alan garsona, heryerde alışık olduğumuz gibi zeytinyağı veya tereyağı getirip getiremeyeceğini sorduk, aldığımız yanıt ilginçti; “az sonra salata gelecek, ona banın”… Gerisini siz düşünün. Deniz mahsülleri olan restoranda bana kalırsa çok özellikli birşeyler yemedik ama kızlar memnundu. Sanırım ben turizmci olduğumdan bu hizmet kalitesi herşeyi olumsuz algılamamı sağlarken, özellikle rehberlik dönemlerinden daha kötülerini gören Müge o kadar da önemsemedi. “First class” dedikleri balık Fangri bana kalırsa bizim çipura iken ouzo ise bizim rakımızdan daha farklı değildi. Yemek yedikten sonra az ileride taksi vardır diye yürüdük, bakındık, bekledik yok. Müge ile birlikte bir büfeye yanaşıp, büfedeki kızdan yardım istedik. Bizim için birkaç taksiyi aradı. Aradı da mesafe az diye gelen olmadığı gibi telefonunu açmayan taksiciler de oldu. 1 km ileride olan evimize ya yürüyerek ulaşacaktık ki bu elimizdeki market torbaları ile yokuşları çıkmak demekti ya da biraz beklemeyi seçecektik. Biz bekleyelim dedik ama bu bekleme tam 2 saat sürdü.

Bu arada Çağnur ve Müge yemek yediğimiz restorana tekrar geri dönerek taksi çağırıp çağıramayacaklarını sormaya karar verdi. Ben ve Pınar ise torbalarla beklemeyi seçtik. Ancak o kadar uzun sürdü ki Pınar neler olup bittiğine bakmaya gitti ve döndüğünde olduğu yerde uyuyan bana “hadi Ebru kalk restoranda bekleyeceğiz, mesaisi bitince resepsiyonist otelden gelip alacak” deyince sevimsiz garsonun olduğu Koralli'ye gidip oturmaktan başka çare olmadığını anladım. Sonradan kızlar anlatıyor ki garsonumuz yardımcı olması için ona göre çok daha sevimli olan diğer garsonu görevlendirmiş ve kızcağız da bize bayağı yardımcı olmuş. Sonunda gece 1 civarında yine buluşmayı dahi zor başardığımız resepsiyonistimizin arabasına kavuşabildik. Köyüne giderken yolunu değiştirip çiçekli elbisesi ile gelen bu otel elemanı o geceye damgasını vuran en iyi şeydi. Belli ki bu adada araban yok ise hayat olmadığı gibi ertesi gün Dimitri’nin sözünden dönmemesi için dua etmekten başka çaremiz  de yoktu. 803 nolu villada biten geceyarısında yattığımız yeri beğendik (Müge dışında. O beep sesi ile meşguldü). Ben yattığım yeri beğendim de kalktığım anı beğenmedim zira yastığımın altı gece beni ziyarete gelen kırmızı minik karıncalar ile doluydu.
Aaa bu arada Müge’de kısa süre kapadığı gözlerini açtığında odanın içindeki kedicikle gözgöze gelmiş. Ben geldiğimde villa önünde yaprak yediğini görünce üzülerek kalan simidimizi küçük parçalara ayırarak az da olsa beslediğim bu minik kedi, gece pencereden içeri sızarak beni beklemiş meğer. Hayvanları seviyorum…Karıncalar ara sıra sinirimi bozsa da...
Sabaha, Müge ile birlikte, henüz o,“ekmeğin üzerinde şokellaaaa” narası ile Çağnur ve Pınar’ı uyandırmadan, çayımızı ve kahvemizi alarak verandada Evdilos’un yeşil sırtlarını ve çarşaf gibi denizini seyredek başladık. Sonra kahvaltı hazırlıklarına başlandı. Ben kendimi bulaşıkçı ilan ettim, kızlar ise çok güzel bir sofra hazırladılar. Kahvaltıyı yaptıktan sonra bir önceki geceden ders alan biz taksi çağırarak Dimitri’nin acentasında aldık soluğu. Saat 12.00 ve Dimitri yok. Haydi bekleyelim…Nerede mi? Dimitri’nin kapısının açıldığını en net göreceğimiz Cafe PoFiFi’de. Beklerken kahvelerimiz içildi, üzerinde tam da Müge’nin kızlara vaad ettiği ama yapmadığı şokellalı krep yenildi, bol kahkaha atıldı ve sürekli kapı gözlendi. Saat 14.00 Dimitri hala yok. Tam umutsuzluğa kapıldığımız anda Çağnur seslendi “Dimitri”.
Müge ve ben koşarak Dimitri’ye merhaba dedik, arabayı temizleyeyim bir beş dakika bekleyin diyen Dimitri’ye kocaman bir evet ile yanıt verdik. Dimitri, yüzünde gülümsemenin zoraki belirdiği ama iyi niyetli olduğu net olan bir adam. Acentasına girince daha çok yazıhane gibi göründüğünü düşünüyorsunuz. Sinek ilacından şarap şişesine, haritadan çocuk araç koltuğuna kadar farklı bir sürü eşyanın özensizce sağa sola atıldığı bir ofis. Masanın üstü dağınık, Dimitri ise huzurlu ve sakin…İşi bitince, işlemler için ofiste oturduk. Ehliyetimi alan Dimitri, büyük bir dikkat ile adımı yazmaya çalışsa da isim de soyad da yanlıştı. Aracın plakasına gelince, Dimitri ağır ağır sandalyesinden kalktı, dışarı çıktı, plakaya baktı, geldi, aynı sakinlikle oturdu ve plakayı yazdı. Bir gece evvel mahsur kalışımızı belli belirsiz bir gülümseme ile dinlese de anlattıklarımızdan ne kadarını anladığını asla çözemedik. Tek anladığı, ona kahramanımız gibi yaklaştığımız ve ben fotoğrafları çekerken, Çağnur’un “meşhur olacaksınız, sizi internette yazacak” dediğiydi.
Ne arabanın benzin düzeyi ne de ödeme ile ilgili miktar dışında başka bir şey söylemedi bize Dimitri. Müge, “ne zaman verelim ücretini” diye sorduğunda “sonra sonra”; “benzin ne kadar olacak gelirken” diye sorduğunda ise “işte yarım depo falan herhalde” diyen Dimitri ya çok iyi niyetliydi ya da bu adada herşey güvene dayalı idi. Büyük bir sevinçle anahtarı aldığımız gibi adayı keşfetmek için gaza bastık. Müge yanımda elinde harita, cd sürücüde meşhur 45’liklerimiz ve arkada Çağnur ve Pınar ile yola çıktık ki Çağnur’dan bir ses; “kızlar ön cam çatlak, bunu söyledi mi Dimitri?”. Hemen bir u dönüşü ile soluğu yine Dimitri’de aldık. Ofisinin önünde dikilen Dimitri önce şaşırdı, Müge camını açıp, “burada çatlak var, bilginiz var mı?” diye sorduğunda ise arabanın tavanına iki defa eli ile vurarak “okey, okey” dedi. Dimitri gerçekten ilginç ve sevimliydi.

İstikametimiz adanın kuzeyinden batısına doğru belirlendi. Hyundai marka küçük arabamızla son derece virajlı ve çok dar olan yollarından plaj aramaya başladık. Eğer Ikaria’da araç kiralarsanız jeep olmamasına özen gösterin. Resepsiyondan aldığımız bilgiler doğrultusunda birkaç plaja baktık ancak dalgalar çok da cazip bir görünüm vermedi bize. Cd’den sıkıldığımızda açtığımız radyoda ise Virgin Radio ve TRT fm ile karşı karşıya kaldığımızda sevinç çığlıkları ile şarkılara eşlik ede ede ilk molamızı Nas’ta verdik. Nas’ta Artemis tapınağı olduğunu öğrendik ve denize nereden girildiğine baktığımızda yaş ortalamasının en fazla 18 olduğu daha çok bohem tarzın hakim olduğu gençlerin girdiği plajdaki dalgalar bizi başka bir plaja yöneltti. Belki de bizi uzaklaştıran yaşımızın onlara göre çok daha fazla olması idi. Bilemiyorum…Ama o da ne; açız ve sol tarafta sıralamalarda 1.sırada yer alan tavernlerden birisi: Su Perisi anlamına gelen Naiade’s Tavern.
Tavernadaki görüntü yine diğerlerinde olduğu gibi. Aile üyeleri olan bir iki kişinin hakim olduğu hizmet. Serviste inanılmaz naif, yine çok sakin bir kız; Irini. Irini, zayıf, küçük harfler ile konuşan ve annesinin hazırladığı yemekleri büyük bir özen ile anlatan, sakin adımlar ile hareket eden bir kız. Mönüde ise annesinin yaptığını ifade ettiği karamelize edilmiş limon tatlısı favorisi idi: Limoni. Öte yandan Sardines, patlıcan yemeği ve dolmalar son derece lezzetli. Yemeğimizi yedik ve yine misyonumuza kaldığımız yerden devam etmek için kalktık.
Nas’tan geldiğimiz yöne doğru dönerek, geçerken kalabalık olduğunu gördüğümüz “Mesahti” ve “Livadi” plajlarına doğru yöneldik. Son karar “Livadi”. Livadi, kalabalık ve yine yaş ortalamasının 18 olduğu bir plaj. “S.Ex” adındaki barda yüksek sesle çalınan müzik, gençler ve özellikle çevreyi temiz tutmak ile ilgili mesajların olduğu levhalar. “Do not leave anything but only your footsteps” son derece anlamlı bir mesajdı.
Deniz çok dalgalı olunca Müge, cesur yürek olarak dalgalarla boğuştu ama kısa sürede oradan ayrılma kararı alarak arayışımıza devam ettik. Otelimizin tersi istikamete yani kuzey doğuya doğru yol aldık. “Karavostamo” adlı bir yerleşim yerini bulduk. Burası bize tarif ettikleri sevimli bir köy idi. Denizkenarında ancak kara ile birleştikten sonra yine su birikintisi olan değişik bir köy. Aslında baktığınızda çok özelliği yok gibi görünse de az sayıda yerlinin temiz denizine girdiği, hemen plajın dibinde “Skavaran” adlı güzel cafesi olan, sakin denizinin kayalarla ayrıldığı diğer ucunda sert ve dev dalgaların kayaları yaladığı öfkeli bir diğer deniz değişik bir hava katıyordu. Denizimize girdik, yerli halkı seyrettik, sohbet ettik ve acıktığımızı fark ederek büyük bir övgü ile bahsedilen “Tavern Plaka”yı bulmak için yine virajlı yollara döküldük.  
Havanın karardığı bu saatlerde haritayı ve belli belirsiz küçük tabelaları takip ettiğimiz yol, tepeye tırmanan, karşılaşan iki arabanın asla yanyana geçemeyeceği darlıkta virajlardan oluşuyordu. Bir iki kez, gördüğümüz tek tük insana, sorarak sonunda adayı tepeden seyreden bu restorana vardık. Kırmızı et üzerine mutfağı olduğunu öğrendiğimiz bu restoran vejeteryan olan bende hayalkırıklığı yaratsa da kendime göre meze, salata ve Yunanistan’a özel lezzetli ekmekleri ile karnımı doyurdum.
Yalnız, iki gündür, yemeklerde tecrübe ettiğimiz şekilde sonuçlanan komik tesadüfler vardı. O kadar çok şey sipariş ediyorduk ki herdefasında “inşallah bunu unuturlar” dediğimiz bir siparişimiz oluyordu. İlkinde kızarmış peynir, ikincisinde kahve, üçüncüsünde ev usulü kızarmış patates”. Nitekim tıka basa doyuyorduk. Diğer tecrübemiz ise 45-50 euro arasında gelen hesaplar ve bu hesaplarda Müge’nin kendine göre yarattığı adil bahşiş sistemi J .
Şimdi otele dönme zamanı, yine yollar ve yine şoför Ebru iş başında. Başarılı tırmanışlar ve inişler sonucunda Kerame Villas’ta geceleme. Bozuk alarmı sökmüşler diye sevinen Müge o gece rahat bir uyku çekti. 3.günümüze merhaba demeye saatler kala iyi geceler dileklerimiz ile hepimiz uykuya daldık.  

“Kahvaltıda şokellaaaa” diye bağırmadı bu sabah Müge. O kadar çok, erken kalkmasından şikayet edince, Müge de bize bulaşmama kararı almış ve yine çayını alıp bizi beklemeye karar vermiş. Oysa o gün biz de erkenciydik. Pınar başarılı bir kahvaltı hazırladı, Çağnur esprileri ile bizi dağıttı ve biz bu defa adanın güneyini keşif için yine yollardaydık.
Bugünün ilk durağı “Seiheles” olacaktı. “Seychelles” olarak isim yapmış bu koyun güzel görüntüleri büyüleyici ve hakkında yazılanlar ise etkileyiciydi. İnişinin zor olduğu söylenen bu koyun bu kadar zor, tehlikeli bir yapıya sahip olduğunu hiçbirimiz hayal etmemiştik. Uzunca bir yolculuk ile vardığımız bölgede tepenin başında park edili arabaları gördük, aracımızı park ettik ve eşyalarımızı alarak koya inmek için tepenin ucuna vardığımızda, aşağıya inişin merdivenler ile değil büyük kaya parçaları ile olduğunu gördük. Bizimle birlikte yine birkaç kızdan oluşan başka bir grup ile karşılaştık.
Bu zamana kadar gördüğümüz herkes Yunan idi. Yani adada oturmasalar da civar ada ya da Yunanistan’dan gelenler dışında başka bir lisan duymak bir yana radyoda hemen hemen tüm frekansların Türkçe olması da yine ilginç tespitlerdendi.
İniş çok zor. Zor ne demek tehlikeli. Yanlış bir adımın bir yerinizi sakatlamak ile sonuçlandıracağı kesin. O nedenle azami dikkat ile dakikalarca kayalardan aşağı iniyorsunuz. Birkaç cesur gencin parmak arası terlik giymesi dışında herkes spor ayakkkabıları ile iniyor. Yer yer oturarak, yer yer zıplayarak keçi gibi kayalıklardan aşağı indiğinizde gördüğünüz deniz, o su, mavinin tonları size “işte buna değer” dedirtiyor.
Daha önce gelenler şunu biliyorlar. Aşağıda tesis yok. Yiyecek ve içeceklerinizi, şemsiyenizi getirmek zorundasınız. Zira “susadım bir koşu alıp geleyim” deme lüksünüz yok. Bir başka ulaşım ise “Ikaria Boats” denilen ve botlarla ulaşımın sağlandığı yöntem. Bebekli ve çocuklu aileleri görünce, cesur ne kadar insan olduğunu görerek hayrete düşüyorsunuz.  Elle sayılacak kadar az turistin arasında biz de vardık. Deniz muhteşemdi. Saatlerce suda kalınabilirdi ama bizim daha keşfedeceğimiz çok şey vardı.
Bu süre içinde Pınar ve Çağnur, Seiheles’te mahsur kalma ve kurtarılma operasyonu konulu bir senaryo ile dakikalarca gülmemize neden oldular ve keyifli 2 saatten sonra “bu yol şimdi tekrar nasıl çekilir” diyerek korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimizden harekete geçtik. Tırmanış daha kolay oldu. Ama ertesi gün fark ettik ki, et kesiği denen şey hepimizi fena vurmuş. O kadar susadık ki en yakın kasabaya giderek birşeyler bulmayı seçtik.  Bu arada “küçük prenses” lakaplı ben Çağnur tarafından artık savaşçı prenses “Merida” ilan edilmiştim. Benim grubun başını çeken iniş ve tırmanışım herkesi hayrete düşürmüştü, hatta laf aramızda beni bile J.
İlk kasaba “Magganitis”. Orada seçtiğimiz tavern ise “Bar Oyzopi”. Yine aile işletmesi, yine anne mutfakta ve yine evin küçüğü serviste. Kelimelerini son derece itinalı seçen ve küçük harfler ile konuşan küçük oğlan, bize ev usulü patates kızartması, kalamar ve kabak çiçeği kızartması sundu. Bu defa unutulan bir şey olmamıştı. Salkım salkım üzümler ile çevrilmiş, diğerlerinde olduğu gibi lavaboya yine merdivenler ile inilen sevimli bu tavernaya uğurlu geldik. Öyle ki 100 euro bozamayan ve bu banknotu uzun zamandır görmediğini itiraf eden kadın, sanırım bizimle birlikte dolmaya başlayan  masalardan o miktarı kazandı. Biz de memnun memnun ayrılırken ben, “acaba kartvizit var mıdır burada?” diye sorduğumda “hiç sanmıyoruz” diyen kızlar ile arabaya vardığımızda arkamızdan küçük oğlan çocuğunun elinde iki adet el broşürü ile koştuğunu gördüğümüzde hayretler içinde kaldık. Resmen çağırmıştım ve benim doğa üstü hislerim…Tanrım bazen ben bile korkuyorum.
Sırada adanın başkenti vardı. Ag (ios) Kırykos. Küçük bir limanı ve adanın sembolü olan Ikarus’un heykeli, denizkenarında cafeleri ve irili ufaklı dükkanları vardı bu sahil kasabasının. Ikaria’dan magnet bulmazsam ayrılmayacağımı söylediğim arkadaşlarım buradan çok umutlu idi. Nitekim yine Çağnur’dan bir ses yükseldi; “Ebru, onlar magnet değil mi?”. Koşarak dükkana girdim. Hediyelik eşyalara bakıp, biraz satılan reçelleri biraz da yerel ürünleri inceledik. Hediyeliklerimizi alıp dükkandan çıktık ve biraz soluklandık. Hatıra köşeme aldığım Ikarus heykeli evimde yerini aldı bile. Hazır sıra gelmişken biraz Ikarus’tan bahsedeyim.

Vikipedi’de ayrıntılı olarak yazıyor. Ben de oradaki bilgilerden özetliyorum. “Ikarus”, Atinalı bir mimar ve mucitin oğludur. Kral Minos tarafından baba-oğul bir kuleye kapatılır. Baba, Daidalus, balmumundan ve kuleye ziyaretlerine gelen kuşların tüylerinden iki çift kanat yapar. Ikarus’a ise uçarken zevkten kaçınmasını ve güneşe yaklaşmamasını ve denize yakın uçup, nemlenmeyi engellemesini öğütlese de Ikarus, güneşe fazlaca yaklaşır ve balmumu erir, Ege Denizi’ne düşer ve hayatını kaybeder.  İşte Ikarus’un kanatları adanın haritadaki görüntüsünü özetler. Ikaria adası, kanat şeklindedir.
Ag.Kırykos’dan çıkarak yerleşim yeri olan “Therma”ya doğru yol aldık. Adanın bir diğer özelliği kaplıca sularının olması. En yakın plajı ise “Aypa”. Burada ilk ilgimizi çeken, yaşlı nüfusun nihayet ortaya çıkması idi. Okuduğumuz o yaşlıların, termal merkezde olması ve bornozları ile dolaşmaları şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak plajın üstünde yer alan termal tesisin hamamından denize aktığını öğrendiğimiz suyun önündeki yerlerini asla terketmeyen üç orta yaşlı adam sinir bozucuydu biraz zira Müge o suya onlar yer vermediği için yaklaşamadı. Fakat ardından o tarafa yönelen irice yaşlı teyzeyi gören beyler arkalarına bile bakmadan kaçınca çok güldük. Aaa bir de göğsü ters üçgen şeklinde yanan adam bizi çok düşündürdü. Sonradan anladık ki pekçok orta yaşlı Yunan erkeği gömleklerini göbeklerine kadar iliklemiyor. Bu amca da o şekilde güneşte uyumuş olmalı diyerek sorumuza yanıt bulduk çok lazımmış gibi. İnsan tatilde böyle şeylere takılıyor olmalı J

Diğer bir tespit ise, Ikaria’da şezlongların ücretsiz olması. Bazı yerlerde ise oradaki tavernadan birşeyler ısmarlarsanız zaten hiçbir bedel istemiyorlar. Biraz vakit geçirdikten sonra yine yollardayız ve adayı dikine keserek en güneyden en kuzeye yani evimize doğru çıkıyoruz bu defa. Bu deneyim ise kelimelerle ifade edilemez. Rakımın en yüksek olduğu noktada ellerimizle bulutlara değebiliyorduk. Bulutlar üzerimizde, yüzümüze çarparak ilerliyordu. Ve taa aşağılarda muhteşem bir manzara. Büyüleyici… Bugünkü kıyı deneyimimiz bize gösterdi ki, tesislerin olmadığı güney kıyıları dalgasız ve muhteşem bir denize sahip iken kuzeyin popüler olmasının nedeni tesislerin olması. Oysa deniz dalgalı ve hırçın, adanın kimliğine kafa tutarcasına.
Gece festival olması bizim villadan biran evvel çıkmamıza nedendi. “Xristos Rahon” köyünde her yıl 6 Ağustos’ta kırmızı etin tüketildiği ve buna yerel şarap ve geleneksel müzik ile eşlik edildiği  festival için beklentimiz yüksekti. Danslar ve eğlencenin ertesi gün sabaha kadar sürdüğünün defalarca söylendiği bu festival için dağları, tepeleri aştık.  Geldiğimiz bu köyde gece hayatı vardı. Barlar ve cafeler, nihayet açık dükkanlar ve sergiler. Festivalin nerede olduğunu sorduğumuzda bir genç bize basketbol sahasını tarif ettiğinde pek bir anlam veremedik. Festival yerini bulduğumuzda gördüğümüz manzara...Kocaman bir sahada sıralanan tahta masalar, hoparlörden yükselen Yunan parçaları, kasalar içinde bir dükkandan dağıtılan et – ekmek. Bu, bize bir festival izlenimi veremedi ya da biz farklı beklenti içinde olduğumuzdan hayalkırıklığı ile en yakın restorana gitme kararı aldık. “Taverna Cuisina”, dar bir sokak üzerinde. Masamızı bulduk ve bu defa makarna - şarap dedik. Müge, yine bir şarap deneyimini hüsranla sona erdirdi J Şunu anladık ki Ikaria’da asla ama asla yerli şarap içilmemeli. Benim ise makarna deneyimim facia idi. Risotto desen risotto değil makarna desen makarna değil. Barley-shaped pasta dedikleri bildiğiniz arpa…
Eğlenip dans edeceğini düşünen biz kızlar, yolda TRT fm açtık ve aman Tanrım, çalan parçalar muhteşem. Önde bu defa kaptana yardımcı olan dj Çağnur. Arkada uyuklayan Müge ve şarkı tutan Pınar. Eller havaya güle oynaya giderken Müge uyuyor diye onu es geçerken Müge “bana da şarkı” dedi. “Ah Müge vah Müge, ne çektin be sen” J Müge’ye şarkı yerine çok sevdiği!!! bir siyasetçinin konuşması çıktı. Müge uyumaya devam biz ise oynamaya. Arabayı otele park ettiğimde, şarkı bitmeden çıkmayan biz, festivale söylene söylene villamıza girdik. Biraz sohbet edelim dedik. Bizde malzeme çok, gerek dedikodu gerek komik anlar derken ilk defa bizden evvel uyuyan Müge’yi uyandırmamaya özen göstererek pijamalarımıza girdik. “Sabah kaçta kalkalım Chief” diye sorduğumuzda “ne zaman isterseniz” lafı ağzından kaçsa da 10.30’u eklemeyi ihmal etmedi liderimiz çünkü adadan ayrılma zamanı geldi. 11.30 check-out…Iyi uykular kızlar.
Sabah, kahvaltımızı yaptıktan ve bagajlarımızı topladıktan sonra 15.20’de kalkacak gemiden evvel biraz rahat zaman geçirmek istedik ve aklımızda kalan, adanın kuzey batısında yer alan “Amenistis”’e doğru yola çıktık. Sevimli bir yerleşim yeri. Ufak bir market, bir iki hediyelik eşya ve denize tepeden bakan bir tavern; Topeion. Ballı yoğurt deneyimimiz beklentimizi karşılamasa da kahvemizi içtik ve saat 14.30’da Evdilos’a varmak için yola çıktık. Yol boyunca terk edilen hurda arabaları düşünüyorum hala. Sadece araba olsa neyse yer yer otobüs, yer yer kayık yer yer minibüs. Herhalde ekonomik ömrünü dolduran arabaları oraya bırakıveriyorlar. Çağnur’a göre ise “ne uğraşsınlar çekmek ile”. Fransız kadının arabası da bir sonraki yıl bu hurdalar içinde yerini alacaktır J. O dar yollarda hurda arabalar dışında başka bir dikkate değer şey ise gece-gündüz demeden gerek yalnız gerek birkaç kişinin yürüyor olması. Çağnur’un bununla ilgili kafası hep karışıktı; “ben anlamıyorum, bu insanlar anlamsız zamanlarda nasıl bu ıssız yerlerde bu kadar rahat yürüyorlar” diye sordu durdu. Ama Çağnur’un başka bir savı daha kayda değerdi; “tamam ben çözdüm, bu insanlar tabi uzun yaşarlar. Ya yüzüyorlar, ya merdiven inip çıkıyorlar, ya da yürüyüp duruyorlar, daha ne olsun”. Ah Çağnur, bu gezide de bombaydı. “Adada biz acaba neyi kaçırıyoruz, bu kadar genç niye burada?” diye sorduğu soruya da katılmamak elde değildi. Biz bu kadar adayı gezmiş olsak da acaba neyi kaçırdık bunu hiç bilemeyeceğiz…Öğrenmek istiyor muyuz? Hayıırrrrrr J
Herneyse sanmayın ki bizdeki aksiyon sona erdi. Biz tam bu sorular ile boğuşurken, Pınar, “aaa bizim gemi Hellenic Seaways solda” dediğinde denizden Hellenic karadan biz paralel hızda ilerliyorduk ki önümüzde ilerleyen kaplumbağa hızındaki arabanın arkasına takılmış, hiç telaşsız, korna bile çalmayan bir konvoyun arkasında kaldık. Çağnur’a göre “bu insanlar ya zaman kavramları olmadığından ya da rahatlıklarından bu kadar yavaşlardı”. Sorun şu ki, yanıtı ne olursa olsun Hellenic bizi geçti. Oysa Dimitri bize aracı ancak 15.00 gibi verebileceğini söylediğinde Müge, şöyle demişti; “Çağnur gibi insanlar 15.00’te, benim gibi insanlar 14.00’te getirirler”. Liderimiz bu defa Çağnur gibi 15.00’te bırakanlar kervanındaydı, zira onun dışında biz üçümüz aynı kumaşız J.
Dimitri’nin acentaya vardığımızda onlarca insan gemiden boşalıyordu ve biz arabayı teslim edecek, parasını verecek ve gemiye 300 metre mesafeyi valizlerimiz ve sırt çantaları ile yürüyecektik. Dimitri’de şansımızı denedik, bizi bagajlar ile en azından limana bıraksın istedik fakat Dimitri, “araçlar var, şu an acentayı kapatamam ki” dediğinde “lütfen” dememize şu şekilde yanıt verdi; “siz de son dakikada geldiniz”. Hadi kızlar ha gayret, ilk hedefimiz gemi. Bu gemi kaçarsa bir sonraki gece yarısı ve bu gemi 1.30 dak sürerken o anlamadığımız neden ile 5 saat sonra Samos’a varıyordu. En son adımlarımı nerede hissettiğimi söylemesem de gemiye girdikten 5 dak sonra geminin kalktığını söylemek sanırım sahneyi özetleyecek.
Gemi yine boş. “Bu kadar insan neden Ikaria’ya geldi? Neyi kaçırıyoruz?” akıllarda dursun, bence muhteşem J festivali nedeni ile adayı terkedenler evlerine döndüler J Tamam tamam o kadar da kötü değildi. Benim ada ile ilgili son notlarım;
Ada, evcil hayvan konusunda çok rahat. Oğlum Korsan ile tatile gidersek neden olmasın?
Korna asla çalınmıyor. Samos'ta karşılaştığımız taksi şoförünün ada halkının çok rahat olduğunu söylemesi de bunu destekliyor. Telaş yok, sinir yok.
Dükkan yok denecek kadar az, olanlar da hep kapalı.
Güney sahilleri daha güzel.
Yaşlı insan nüfusundan çok genç nüfusu var. Daha çok bohem tarzları ve yaşlarının ortalama 18-20 olması göze çarpıyor.
İnsanlar yokuş-bayır yürüyor. Saat kaç olursa olsun.
Havası nemli.
Ada temiz. Çöp yok.
Sahillerde bizim anladığımız ya da alışık olduğumuz kompleksler yok. Bakir ve doğal kalmış.
Adanın iş anlayışı ilginç. Dimitri arabayı teslim ettiğimizde, ne çizik var mı diye kontrol etti ne de kilometresine baktı; zaten vermediği ruhsatı geri de istemedi. Güven mi rahatlık mı anlamlandırmak güç.
Zaman kavramları çok farklı. Her tarifleri "kuş uçuşu" zaman üzerinden. Biz hiç uçamadık.
Halkı son derece rahat demiştik ya iletişim yolları da doğrudan. Düşündükleri dışarıda... Müge'nin resepsiyonda şahit olduğu bir diyalog;
Turist: Thank you very much for your kind hospitality
Resepsiyonist: Look. You are kind, I am kind.
Bir sonraki durak Samos…
Samos'a Karlovassi limanına vararak ulaştık. Önce bir araç kiralama şirketi bulalım diye Karlovassi merkeze doğru valizlerimizi çeke çeke yol aldık. Limandan yaklaşık bir 500 m uzakta bir araç kiralama şirketi görüp yanaştık. Yanaştık çünkü dışarıda çok da sevimli bir yüze sahip olmayan ikinci bir patron ile karşı karşıyadık. Ama burada Dimitri yani kahramanımızın hakkını yememek lazım, gülümsemeyi becermişti. Herneyse durumu anlattık. Sadece 1 gece konaklayacağız sonra aracı Vathi'ye bırakacağız demek amcayı hemen "hayır" demeye ikna etti bile. Bir sonraki acente, eyvah kapalı, e bir sonraki "o da mı kapalı?" diyerek bize kuş uçuşu 10 dakika dedikleri otelimize daha da gecikmeli olarak  Hesperia'ya vardık. Çok tatlı ve yardımcı resepsiyonistimiz Jasmin, Kütüphanecilik okumuş ve geçici olarak resepsiyonda çalışıyor, işe yerleştirilmeyi bekliyormuş. Bize, Samos ve Karlovassi ile ilgili sorduğumuz her soruya, itina ile yanıt verdi ve odamızı göstermek için bize eşlik etti. Otelimiz orta ölçekli olup, şirin ve deniz kenarında sakin bir otele benziyordu. Odamıza çıktık ve önden giden Müge bir odaya, Çağnur diğer odaya yönelince üçüncü sırada ilerleyen ben, Müge'nin erken kalkma kurbanı olmamak için Çağnur'un odasına kıvrak bir manevra ile daldım e tabi Pınar'da Müge'nin odasına :) Odamız büyük, tertemiz görüntüsü ve bizi karşılayan Hoşgeldiniz ikramı ile daha ilk  dakikada tam puan aldı. Çayımızı demledik, küçük balkonumuza dört iskemle attık, yan komşularımız Müge ve Pınar'ı da davet ettik.