15 Kasım 2013 Cuma

Yazıyoorrr yazıyorrr, Ebru, Tayland'dan yazıyorrr...Yazıyorrr yazıyoorrr

 


Yolculuk Günü: Aslında yolculuktan öncesinden başlamak lazım. Malum, Sonay gelip de "Hocam, Tayland'da kongre var, hem de Cohen geliyor, çalışma yapalım mı? Bir fikrim v...ar" dediğinde, başımı biran bilgisayardan kaldırıp, "aaa olur tabii" dedim ama ihtimal verdim mi? Sonaycım, ben birlikte geleceğimizden hiç emin olamadım, bu bir itiraftır. Ancak, çalışma yapıldı, deli cesaretle bilet alındı, burs başvuruları yapıldı, çok yürek kalkıntıları yaşandı, son güne kadar biraraya gelip organize olamadık ve hatta havalimanına gidip, guvenliği geçince bir an "bu kızlarla hiç konuşmadık, bir de beni ekerlerse" diye içime düşen kurtu çıkarmak için acil bir mesaj atıldı; "neredesiniz, ben 228 nolu kapının karşısındaki cafedeyim"...Telefona diktiğim gözlerim üçüncümüz yani Ceren'in "biz güvenlikten geçtik, geliyoruz" mesajından sonra parladı...Ohhh, çok şükür.
Önce İstanbul, sonrasında Bangkok. Bu arada uçaktan inerken gözüme Business Class konforu ve Economy Class'ın kirlettiği çöplerle dolu alan çarptı. İnsanlar, evlerinde de yediklerini içtiklerini yerlere mi atıyorlar? Ya da bunlar insan mı? Neyse...
Aktarmada beklediğimiz 6 saatin üzerine bir de 10 saat uçak yolculuğunu koyup, üzerine buradaki 5 saat ileri saat farkını da ekleyince -Salı ve Çarşamba al sana hava- demekten alıkoyamadım kendimi. Akşamüzerine geliyordu neredeyse, havalimanından valizleri alıp, dolarları Baht'a çevirip adımımızı attık ve sıcak bir hava dalgası yüzümüze çarptı, nemden nefes alamadık, eyvah, biz nereye geldik???
Havalimanı beni şaşırtmıştı. Düzenli, çok büyük, bambu vb bitkilerle süslü detaylar, gülümseyen görevliler herşey son derece hoş. Bagaj alıp buluşma noktasına çıktığınız anda o kadar çok acenta var ki, hiçbirşey yapmamış olsanız da açıkta kalmaz, herşeyi ayarlarsınız dedirtti bize. Birkaç sorudan sonra, taxi-meter'ları bulup havalimanından hareket, istikamet Marriott Mayfair Apartments. Bu arada merak edenlere, taksi denen ulaşım araçları burada bildiğiniz eski tip motorlu arabalar, o da ne demeyin, anlatamam belki ama fotoğrafını çektim, görselini paylaşırım;) Bunlara burada taktak deniyor, bizde taksi:)) Ha, bizdeki bildiğimiz taksiler, burada taksimetresi olan taxi-meterlar;) Taktak pazarlık usulü, taksimetreliler hesap usulü...Konaklamak üzere geldiğimiz otelimiz, residence ve daire tipi otel. Güzel, zevkli ve serin! Güleryüzlü görevliler, iyi ki gülümsüyorlar yoksa dediklerini anlamak zor olurdu, tanrım şu mimikleri seviyorum! Anlaşmak kolaylaşıyor...7.katta ki daireye girdik veeee mutlu son. Konforun dibindeyiz, haydi duşa sonra masaja, sonra room service, kahve ve uyku. Masaj kısmı açıklansın değil mi? Thai Masaj aldık. Üçünüz aynı anda değil, teker teker gelin dediler;) Kızlar, büyükleriyim ya beni seçtiler ya da feda ettiler;) 2.kat spa merkezi, indiğimde bir kısa boylu bayan (bu ayrıntı önemli) bana seslendi; "madame" İçeri girince gördüğüm manzara, bizim spa merkezlerinden farklı değildi. Kuş ve dalga seslerinin olduğu cd arkaplanda, mumlar ve tütsüler, loş bir oda ve sizi uykuya davet eden ortam. Detayları vermeyeceğim zira ama iki şey vardı benim için komik olan. Kısa boylu bayan bir sıçrayışta yattığım sedye tipi yatağın üzerine sıçradı. Bunu ben yapamazdım, hatta Korsan bile zorlanırdı;) hoyyygghh diyerek çıktığında biran irkildim;) İkincisi de; o kadar yorgundum ki, thai masaj ile vücuttaki noktaları iyi bilen bu küçükhanım ve tabi huzurlu ortamın sessizliği sayesinde üç defa kendi horultumdan korkup uyandım, o derece. Çok üzgünüm dediğimde ise kıkır kıkır gülen mahçup küçük bayan beni daha da güldürdü. 50 dakika masaj bitimi sıramı kızlara devredip bana hazırlanan Çin çayımı içip odamın yolunu tuttum. Yemek sonrası ise uyku zamanı. İlk günün günahı olmaz, eğlenceli ve riskli bir yemektense pizza ve tost ile günü kapattık...İyigeceler... İyigeceler demek için geç kaldım zira az evvel ikinci geceyi devirdik. E kaldığımız yerden devam...


İlk gün: Sabah masajın etkisi ile zinde ve yeni bir güne uyanış. Tabii kendi adıma konuşayım. Sevgili Ceren ve Sonay, sunumları üzerinde çalıştıkları için geceyi masa başında geçirmişler ama takdir edilecek kadar enerjikler. Kahvaltı ayrı bir deneyim oldu tabii. Tropikal meyvalar ile dolu, peynirsiz, bizim mutfağımızdan farklı. Balık yediklerine inanamadım sabahları. Saat 8.30'da bizi lobiden alacak rehberimiz ile tuvalette -pardon restrom- karşılaşıp tanışmak ilginç oldu. 1.50 boylarında 36 beden, güleryüzlü, genç! bir bayan. Tanrım, sonradan öğrendik ki 47 yaşındaymış. Fotoğraflara bir bakın, en fazla 35 dersiniz. Bu ırk nasıl bir ırk? Hiç kırışmaz hiç yaşlanmazlar mı? Kime sorsanız en az 30, biz de 50 o zaman!!!Güleryüzlü şirin, naif rehberimiz Mia, bizi arabaya götürdüğünde, sevimli yaşlı bir İngiliz çift ile olacağımızı öğrendik. Michael ve eşi, tahminimizin aksine konuşkan ve canayakınlardı. Bu yarım günlük bir gezi turuydu. Online ,internetten alıyorsunuz ve özel olarak sizi otelden alıyorlar, siz de tercihlerinize göre tura katılıyorsunuz. Sonra sizi tekrar otele bırakıyorlar. Bizim yarım günümüz, tapınaklara ve mücevher işleme ve alışveriş merkezine aitti. Tapınaklar ile başlayalım! Aman yarabbim, tamam saygım var ve Buda felsefesini herzaman rasyonel bulmuşumdur. Amaaa üç tane tapınak gezince, içim dışım Buda;) Olsun ama çok şey öğrendik. Hadi paylaşalım:) Geliyorrrr.
İlk tapınak, China Town içinde kurulmuş ve krallarına sunulmuş bir tapınak. Heryer sarı, herşey "abartılı işlenmiş, kocaman Buda heykelleri. Mia, bize biletleri verdi ve "girin hadi içeri dedi. Sorun şu ki,üç tane tapınak gezdik, üçünde de ayakabı giy çıkar. Asında hiç halı da yok ama vardır bir nedeni diyerek ayakkabıları çıkardık, Buda'ya selam verdik, fotoğraf çekildik, ardından  ayakkabıları giyip bahçesine indik. Tapınak yararına  hediyelik eşya satanlar dışında, kafeslere hapsedilmiş kuşlar ve değişik hekeller bir de kanlı canlı yerli güncel Buda...Ne dediğimi fotograflarda göreceksiniz:) Oradan ayrıldık ve daha sakin ikinci tapınakta sıra. Ayakkabı giyip çıkarmaktan ilginci her tarafta polis oluşu idi. Meğer bir başka diren durumu. Başbakanlarına karşı olan halk ayaklanıyormuş. O nedenle heryer polis, araç. Bizim için çok doğal olan bu durum bizim İngiliz çifti korkuttu. Neden acaba? Direntayland:) Diren olayındaki tek fark, onlarınki kadınmış...Nehrin kenarındaki bu tapınakta ortalık polis kaynarken uyuyan bir görevli yaman çelişkiydi, bir de herşeyeden habersiz ibadet eden iki kadın. Öte yandan Budist liderlerinin oturduğu birkaç ihtişamlı taht ve üzerine kakao ya da benzeri yiyeceklerin asıldığı dilek ağacı.Biz alışmışız oysa çaput bağlamaya. "Zımba teli bile asmışlar" diye haykırdı Ceren:) Sırada sonuncu tapınak ve en görkemlisi. Reclining Buda...Uzanan Buda...Mia der ki;"Buda uyumuyor bakın gözü açık, sadece tüm vücudu ayrıntılarına kadar görünsün ve aydınlansın diye uzanıyor". Burası organize bir tapınak, ziyaretçisi de çok. Duvarda, -eğer sizi rahatsız eden olursa diye- astıkları personel bilgilerinin yanısıra, ayakkabıları koymak için herkese ödünç dağıtılan poşetler. Ayakkabılar çıktı, içeri girdik ve metrelerce uzunluğunda ve yüksekliğinde bir "uzanan Buda"...Tamamını çekmek mümkün olmadı, bir başı bir ayakları derken ben en çok ayaklarını beğenince verdim pozumu:) İçeride, nedenini tam kapıya yönelirken anlayabildiğimiz bir şıngırtı:) Para bozduran inananlar, duvara sıra halinde monte edilmiş küçük kazanlara tek tek bozuk para atıyorlar. Tam çıkışta ise iki tahta kutu, onların da içi kağıt paralarla dolu. Buda'ya giden heryol para mı acaba diye düşünmeden edemedim. Ama çıkışta mahçup da olmadım değil. Herkese bedava  şişe su kuponu verdi Mia. Demek ki suya giden her yol da Buda, zira sıcak, nemli ve bunaltıcıydı hava. Bu tapınak, dediğim gibi görkemliydi. Dört krala dikilmiş el işi kuleler, bir de çirkin heykeller. İnsan desen insan değil, yaratık desen yaratık değil. Bunlar canavar mı diye sordum Mia'ya, "hayır, Çinliler" dedi. Ben mi haksızlık ettim Çinlilere ya da o heykelleri yapanlar mı bilemiyorum ama yine de utanç ve muz kabuğu:( Bu arada bu tapınakta masaj ve şifalı bitkiler ile tedavi konusunda zamanında kurulan ilk geleneksel tıp okulu olduğunu öğrendik.İlkönce erkeklere eğitim veren bu tapınak duvarlarında, erkek vucudundaki hassas noktaları gösteren resimler gördük. Sonra geleneksel hayatı sergileyen çeşitli resimler ve son olarak da Mia'nın birisinin kadın resmi olduğunu iddia ettiği kızlı-erkekli bir resim. Şiddetle bunlar aynı,ikisi de erkek desek de Mia,bize farkı gösteri sonrada naif ve şirin bir şekilde kıkırdadı. Resmi paylaşacağım, iki resim arasındaki yedi farkı da siz bulun lütfen öyle herşey hazır bilgi olmaz:) Biz yine fotoğraf çekilmeye dağıldık derken iki Hintli Sonay'ı yakaladığı gibi konu mankeni yaptı İlk tapınakta bir başka adamın sorduğu gibi bunlar da nereli olduğumuzu sordular, adetten herhalde, Türk olduğumuzu söyledik, burun kıvırdılar, aynı önceki gibi, bu da adetten sanırım. Bu adamların bizle ne zoru var anlayamadık, ezik miyiz biz? Ne oluyor diye atarlandık ve yollandık. Tam çıkışta bir de Marco Polo heykeli vardı. Meğer 25 yıl Tayland halkına hizmetleri olmuş, bu vefalı ve naif insanar onun için de bir heykel yapmışlar. Eveettt bir tapınağın daha sonuna geldik, kızlar şimdi doğru mücevher taşlarına: Gems Jewellery...Harika..
Burası Tayland'da çıkan iki değerli taş ve diğerlerinin işlendiği,  sürecin sergilendiği ve satışın yapıldığı ilk mücevher merkeziymiş. Kapıda yerel kıyafetler ile Taylanlı görevli kadınlar sizi karşılıyor, önce bir odada size, taşlara ve merkeze ilişkin kısa metrajlı bir film izletiliyor, sonra çalışanların taşları nasıl işlediklerini gördüğünüz br salondan geçerek sergilenen otantiklik deneyimini yaşıyor ve sonrasında size eşlik eden satıcılar ile ağzınızın suları akarak mücevherleri geziyorsunuz. Satış için maksimum çaba gösterseler de "direnin" kızlar:) Son salon hediyelik eşya salonu. "Sizin anca ona gücünüz yeter" gibi bir bakış ile bizi oraya göndermeleri de oldukça ironik değil mi? :) Çıkışta Mia bize birer çay ısmarladı ve artık ayrılma vakti, yarın görüşmek üzere dedik ve dağıldık. Karınlar aç tabi, tapınak ve mücevher derken acıkan biz, soluğu bir Japon restoranında aldık, elimizde sadece o vardı...Zaten Ceren, oohhh mis mis diye yerken biz iki vejeteryan adayı Sonay ve Ebru, salata diye yosun ile terbiye olduk ve üzerine çubuklar ile yemek yeme imtihanı. Bu arada yeni açılan restoranın sanırım broşürü hazırlanıyordu ki bir beyefendi sürekli fotoğrafladı durdu. Yani Sonay ve ben de bir Japon  restoranına ne yakışırız ya, ona ancak Sushi canavarı, hatta kendi deyimi ile "vahşi Ceren" yakışırdı.  Tanrım açızzz diye, Türkiye'de Starbucks'a direnen ben bir chocolate roll'a teslim oldum. Bir daha olmayacak söz... Utanç ve bir muz kabuğu daha...Sonrasında doğru otel. Yorgunluk atıp dinlenmek ve sonra Bangkok akşamlarına...Yanlış anlaşılmasın istikamet Asiatique. Chao Phraya Nehri'nin diğer yanına kurulu bir akşam pazarı. Bize verilen bilgiye göre kesinlikle akşam trafiğine kalmamak lazım. Bu arada Bangkok tam bir kaotik trafiğe sahip. Sorun; kural dinlemeyen çılgın sürücüler, motorsikletle yolcu taşıyarak geçinenler, tuk-tukçular derken bi trafik işkencesi saatleri alıyor. En güzel yanı ie SKYTRAIN. Yani gökyüzünden kayan bir tren. Durum çok rahatlatıcı, biz de otele yakın olan istasyona gittik ama ancak üçüncü gelen trene binmeyi başardık hem de kızlı - erkekli.Yani bizim metrobüsler usulü, bir grupla binip bir grupla ayaklarınız yerden kesilerek iniyorsunuz. Neyse ki sadece 6 durak. Saphan Taksin durağında inip, Chao Phraya Cross-River Ferries adlı botlarla Asiatique'e geçiyorsunuz. 15 dakikada bir gelen botu beklesek de rengarenk botları seyretmek bir de kaşı boyanarak çizilmiş bir metroseksüel sokak köpeği görmek ilginçti. Ancak nehrin çok pis olduğunu, Ceren'in sırada önüne düşme şanssızlığına sahip zavallı Taylandlı'yı rehin alıp, sorulara boğmasını sayarsak da gerçekçi davranmış oluruz zira hayat toz pembe değil. Ve Asiatique başka bir dünya. Taksilerde pazarlık yapmaya alıştık, çünkü turistlere 150 Baht'tan kapıyı açıyorlar, taksimetre çalıştırmak biryana dursun. Bu pazarda da kendimizi aştık hatta Ceren bizi birkaç tık geçti. Pazarlğın biri bin para, onlar fiyat söylüyor, hayır diyorsun, sen kaç diyorsun diye soruyorlar, fiyatı söylüyorsun  ve pazarlık başlıyor. Bunu elbette Taylandlıların dilinde konuşarak yapamıyorsunuz. Herşey satıcı ile alıcı arasında elden ele geçen bir hesap makinasında oluyor. Bas ve rakamı göster:) Alışverişin dibine vurmk doğru bir deyim olurdu. İlk defa kendi para birimimizden daha değersiz bir para birimi görmüşüz, olsun o kadar. Bu arada ilk, anlamlı doğumgünü hediyemi aldım kızlardan. ahşap, el yapımı fil...Kızlar teşekkürler, iyi ki varsınız...Alışveriş biter, yağmur bastırır, biz güzel bir restoran bulur otururuz; Capri. Şaraplar içildi, sobetler edildi, Lady Boy Show saati kaçırıldı:( Oteli yolunu bulmalı diyerek önümüze atlayan Korsan taksileri ıskalayarak- Korsan deyince birden oğlumu özledim ben- bir taksiye bindik. Yine naif bir Taylandlı bizi otele yetiştirdi. Yattığımız yeri çok beğendik, o kadar ki sabah Ceren'in "hocammm saat 7, kalkmıyor musunuz?" diye dürtmesi ile uyandım. Yeni güne uyanmak güzel bugün benim doğum günüm..İyi ki doğdum...
İkinci Gün: Sabahın erken saatleri ile uyanıp tekrar Mai ve İngiliz çift ile buluştuk. Bugünkü turumuzun da yarım gün süreceğini ve önemli turistik çekim merkezlerine bizi götüreceğini söyleyen güleryüzlü rehberimiz ile yola koyulduk. Şimdiden söylemeliyim ki şahane bir gün ve sıradışı bir doğumgünü oldu. İlk durağımız hindistancevizinden şeker yapılan bir açıkhava fabrikasıydı, açıkhava çünkü herşey manuel. Sergilenen otantiklik sürecinde onlarca turist en son ortaya çıkan karamelize tadı deniyor, isterse fotoğraflıyor isterse de deneyimin kendisini bizzat deneyerek yaşıyor. Bu karamelize tat için hindistancevizleri oyuluyor, rendeleniyor, sıcak suda şeker ile pişiriliyor gerisini sormayın ne olur. Ben, mutfağında “this kitchen is closed due to illness, I am sick of cooking” yazan bir zat-ı muhterem olarak işin bu pişirme sürecinde olamadım. İşin eğlence kısmı olan hindistancevizi rendeleme deneyimi yeterli oldu benim için. Bir de Michael için…Tabii tüm çekiciliklerde olduğu gibi burada da satış ve pazarlama faaliyetleri vardı. Biz bu defa hediyelik eşyalar ile değil, arka bahçede yetiştirilen orkidelerin arasında fotoğraf çekilmek ile ilgilendik. Bu arada Tayland’da orkidenin çok çeşitlerinin yetiştiğini öğrendik. Zaten bu ülkede çiçek zerafet demek bence, zira dekorasyondan aksesuara kadar o kadar güzel tasarımlar var ki, hele bir de geleneksel kıyafet giyen kadınlarının başına kondurulan çiçek sepetleri takdire değer. Ciddiyim…Buradan ikinci durağa geçtik. Floating Market yani Yüzen Pazar. Adı üstünde satışı yapanlar nehrin üzerinde kanolardalar. Çeşit çeşit meyva, sebze, yemek bu kanolardan, ister karadan isterse nehirden yine kanolar üstünden pazara yanaşan tüketicilere satılıyor. Daha çok turistik bir kimlik kazanmış zamanla. Bu pazara gidebilmek için öncelikle sizler de motorlar ile çalıştırılan botlara binmelisiniz ki nehir boyunca gezintiyi de keşfedin. Bu güzergahta orada yaşayan yerli halkın kaldığı yüzen evleri görüyorsunuz. Öyle evler ki kimisi sefalet kimisi zerafet içinde. Bu ülkenin de bir gerçeği var ki sınıf farkı ciddi boyutlara ulaşmış. Nehrin suyu kahverengi ve pis görünmekle birlikte orada yaşayan halkın suyu hem bulaşık hem çamaşır hem de diğer ihtiyaçları için kullandıklarını öğrenince inanın çok şaşırdım. Çamaşır konusunda dikkatimi çeken şeylerden birisi onların bizim gibi kurutmadıkları idi.Mandal yerine askı kullanıp, gardrop düzeninde dizerek kurutuyorlar. Temiz olup olmadıklarını bilemem ama ütülü gibi durdukları bir gerçekti.   Bu süreçte başka ilgimi çeken şeyler de oldu. Kadınların kanoları erkek gücü ile kullanmaları, evler ister dökük ister bakımlı olsun, önlerinde mutalaka saksı saksı çiçeklerin olması, çatılarının Tayland’ın genelinde olduğu gibi sivri üçgen şeklinde olması (yoğun yağan yağmur nedeni ile suyun çatıda birikmeyip akmasını sağlamak için)  ve evlerde yoğunlukla ayrı ayrı tapınakların olması (yine Mia’nın dediğine göre halkın %95’i Budist, %4’ü Müslüman ve %1 diğer dinler). Nehir boyunca şaşkın ve hayran ifadeler birbirine karıştı ve sonunda pazar alanına vardık. Yaşları neredeyse 100e varan ihtiyarlardan tutun da gencecik çocuklara kadar birçok satıcı. Biz tercihimizi mango (ki yediğim en lezzetlisi) ve pirinç pilavı (yediğim en tatlı ve aromalısı) yönünde yaptık, fotoğrafladık ve pazar yerinden büyük bir hayranlık ile ayrıldık. Sonraki durak ise tahta oyma ve işlemeciliğinin yapıldığı alan idi. Bu muhteşem sanat karşısında nutkumuz tutuldu. Koca odunlardan yarattıkları eserler öyle ince sanatçılık izleri taşıyordu ki hayran olmamak elde değil. Hediyelik eşyalar bir yana ev mobilya ve aksesuarları hem olağanüstü hem de çok uygun fiyatlara idi. Oradan çıkınca Mia, bizi Fil Çiftliği’ne götürdü. Maalesef burayı zevkle anlatmam mümkün değil. İnsanların kendi çıkarları ve zevkleri doğrultusunda diğer canlılara bu denli işkence etmelerini aklım almadığı gibi bunu bir turistik çekicilik olarak algılayan turistlere de inanamıyorum ama onlar da insan değil mi? Niye şaşırıyorsam? Gördüğümüz manzarayı anlamanız için  bizim yakınımızdan geçen bir filin bakışlarındaki hüznü görmeniz gerekirdi. Sırtına kondurulmuş oturak kuyruğuna bağlanmış, oturakta file binme deneyimi yaşayan! turistler, filin başına oturan sürücü ve elinde dipçik. Fil yolu bulsun diye dipçik ile dürtüyor yani dipçiği batırıyor. Tanrım. Turist gezdiren filler, adalardaki yokuşları tırmanmak için kullanılan katırlar, dövüştürülen timsahlar, zehri alınan yılanlar, canlı iken derileri yüzülen tilkiler, bir havuzda mahsur kalan yunuslar, sirkte insanları eğlendirmek için dayakla eğitilen maymunlar, aslanlar, köpekler, süpermarketlerde satış için soğuk hava reyonlarında kaçmasınlar diye fileler ile sarılmış kaplumbağalar, tüyleri canlı canlı yolunan kazlar, sayfiye otellerinde turistlere deneyim olsun diye saatlerce bekletilen develer, ayak terapisi için cam faunuslarda yüzlerce balık, canlı canlı kızartılan denizürünleri, güneş altında aç susuz bekleyen faytonlara bağlı atlar, doğal yaşam parklarında ya da hayvanat bahçelerinde kendi habitatlarından uzakta kendi kuyruğunu tutmak zorunda kalan filler, kutuplarda olmak yerine orada sergilenen penguenler, kutup ayıları  ve niceleri. Dünyanın heryerinde aynı vahşet. Şimdi lütfen söyleyin bana kim daha vahşi? Onlar mı biz mi? Herneyse İngiliz çift de bizimle hemfikir olunca derhal buradan uzaklaşmak istediğimizi söyledik ve Mia bizi otele bıraktı. Doğumgünüm için bir deniz restoranında yer ayırttıklarını söyleyen Ceren ve Sonay ile bir başka taksi mağduriyeti. Eline yazıp verdiğimiz adrese rağmen bizi yanlış yere bırakan bir taksici. Son derece ünlü olan ve gezi sitelerinde çokça bahsedilen Sea Food Market & Restaurant diye bırakıldığımız bu restoranın aslında doğru restoran olmadığını anlamak uzun sürmedi. Son derece vasat ve soğuk görüntüsü, hijyenik olmayan ortamı ve ilk defa gülümsemeyen Tayland’lıların olduğu bu mekandan ulu internet sayesinde kaçtık çünkü aslında rezervasyonumuz olan restoranun 2 km uzakta olduğunu keşfettik. Biz işi şansa bırakmayalım yürüyelim dedik ve mutlu son, işte aradığımız yer. Çok güzel düşünülmüş bir mekan. İster orada yiyor isterseniz metrelerce uzunluktaki tezgahtan ürünleri seçip evinize gidiyorsunuz. Bu ortam tabi çok güzel olmakla birlikte benim gibi vejeteryan olma yolunda emin adımlar ile yol alan birisi için çekici değildi. Ancak benim meleklerim madem doğumgünm için burayı seçmişler, madem burası deneyimlenmesi gereken yerler arasında o zaman keyifli vakit geçirmek şarttı. Bizimkiler tezgahtan ürünleri seçmek için masadan ayrıldılar, seçtikleri ürünleri kasada ödedikten sonra da market sepeti ile ürünleri bizimle ilgilenen servis elemanına teslim ettiler. Salata malzemesinden sarımsaklı ekmeğe, mantardan vahşi Ceren’in su ürünlerine kadar herşeyin olduğu masamızda kuş sütü eksikti. Oysa ortak kasamızdan sorumlu kişi tayin ettiğimiz Ceren, tanıdığımız birisinin !!! titizliğinde (adını veremiyorumJ) hesabı tutmasına rağmen, deniz ürünlerinde kendisini kaybetmiş, ondan altta kalmayan Sonay ile ancak satıcı kız bile biraz fazla aldıklarını ima edince kendilerine geldiklerini masada itiraf etmişti. Keyifli bir sohbet süredursun, arkada bir yaşgünü şarkısı çalmaya başladığında kızlar “hocam bu sizin için” dediklerinde “yok artık” diye kahkaha atan ben, Sonay’ın “hocam bu gerçekten sizin için” dediğinde gerçekten dondum. Bir gece önce pasta vb organizasyon için e-posta attıkları restorandan “böyle bir uygulamamız yok ama isterseniz yaşgünü şarkısı çalabiliriz” yanıtını aldıklarında kabul etmişler meğer. İki defa çalınan Mutlu Yaşlar ve salonda birkaç masadan yükselen alkışlar. Bunu da Tayland’da yaşamak varmış ama sizin sayenizde kızlar. Gerçekten sıradışı bir yaşgünüydü, teşekkürler….Gece daha bitmemişti, biraz gece eğlence hayatını gözlemlemek istedik ve restorandan çağrılan taksiye bindik. Gecedeki ikinci taksi kabusu!!! Önceden bir Tayland tanıtım kitapçığında  Silom Caddesi’nin  eğlence yerleri ile ünlü olduğunu okumuştuk. İngilizcesi sınırlı olan taksiciye bizi oraya götürmesini söyledik ya da denedik, o da “aaaa good show, yes yes good party” diyerek bizi hiç de merkeze benzemeyen bir ara sokaktaki mekana getirdi. Şaşkın bakınca biz, “go and look” dediğinde anladık ki beğenirseniz kalırsanız beğenmezseniz başka yere gideriz demek istedi. Arabadan indiğimde, kızlar da arkamdan atladılar taksiden birden birkaç kişinin alkışını duyduk ki bu ilk sinyal oldu. Yine de içeri girip bakmak istediğimizde bize bilet satmak isteyen görevliye bizim usule uygun şekilde “bakıp çıkacağız” dedik ve kafamı uzatmam ile ikinci sinyal; kaçarak uzaklaşın. Anne çok üzgünüm sanırım fazla cesurum… Bu arada arkama korkudan sinen Sonay ve Ceren ikilisi ile birlikte hışımla taksiye binip “go” diyebildik. Bizim şoför hala “good show” deyip duruyordu sanırım yabancı dili bununla sınırlıydı. Bizi yine bir sokağa soktu ki biz “kahve içebileceğimiz bir merkeze” deyince bir alışveriş merkezinin önünde bıraktı. Cansız çıktığımız taksiden sonra merkezin kapalı olduğunu görünce biz en iyisi otele dönelim dedik ve korka korka bir taksi durağına gidip sıraya girdik. Niye mi sıra? Zira burada değnekçi olan kişi mikrofon taşıyor, taşıyor ki taksi bekleyenlerden nereye gideceklerini öğreniyor, yanaşan taksiye mikrofon ile adresi söylüyor, taksici isterse yolcuyu kabul ediyor istemezse de burun kıvırıp gidiyor. Neyseki sıra çabuk bitti, bizi de bir taksici kabul etti ama çok şükür ki bu defa mağdur olmadık. Ancak gecenin bir mağduru vardı ki bu defa sırada şans eseri ya da şanssızlık eseri Ceren’in arkasına düşen genç bir Tayland’lı. O kadar çok soru sordu ki…Ama çocuk da o kadar sevimli ki, diğerleri gibi, eve al, biblo diye koy…Neyse, Bangkok gecelerine ilişkin aldığımız yanıtlar karşısında da otele gitmenin daha doğru olduğuna karar verdik. O kadar yorulmuştuk ki bu defa da sivrisinekler ile mücadele ederek otel yakınında kahvemizi içtik ve ertesi gün Chiang Mai’ye gitmek üzere hazırlanmak için otele döndük.
Üçüncü gün: Rahatlığın doruğundaki biz kızlar, uzun bir yolculuk bizi beklemesine rağmen ancak check out’un azami saati 12.00’de otelden ayrılabildik. Balık baştan kokar, hocalarına bak asistanları al…Burada küçücük J bir ayrıntı var. Biz Tayland’ın kuzeyinde yer alan Chiang Mai’ye tren ile gitmeyi ve yol boyunca da ülkenin değişik manzaralarını görmeyi kararlaştırdık. Online rezervasyon yaptık ancak konfirmasyon gelmedi. Nasılsa gidince hallederiz dedik ama gelince öğrendik ki demiryolları birsüreliğine kapalı. O zaman diğer yol, havayolları. Chiang Mai’de ulusal bir havalimanı var. Var da 16, 17 ve hatta 18’ine kadar süren Loi Krathong festivali nedeni ile tüm uçaklar dolu. E tamam o zaman karayolu. Tabi bu arada yol ortalama 8-9 saat. Otel bize ulusal AOT ulaşım hizmetleri ile ilgili bilgi vermişti. Biz de doğrudan havalimanına gittik. 13 gibi havalimanına vardık, şirketi bulduk, arabamızı kiraladık, şoförümüz ile birlikte yola çıktık. Herşeye gülen, hiçbir şekilde saygısızlık etmeyen, bizim özellikle Sonay’ın çenesine katlanan şirin mi şirin bir adam. O kadar bıkmış ki aslında yolculuk bittiğinde , dayanamadı ve Sonay’a dönüp “sen uyumadın, yol boyu cak cak cak, ne güçlüsün” dedi. Sonay’ın gözler faltaşı “hocaaammmmmm”J Şoförümüz ile ilgili tek şikayetimiz bir ihtiyaç molası ve benzin almak için durmak dışında bizi arabaya tıktı. Açlıktan bayılan biz her gördüğümüz restoran için garfield hesabı cama yapışıp “yemek” dediğimizde hiç oralı olmayıp hep iki saat sonra dedi ama o iki saat hiç gelmedi. Yalnız şanslı bir adammış ki hiç kaprissiz yolculara denk geldi. Ha bir de empati yeteneği olanlara. Çünkü o kadar yolu gidip geri dönecekti. Kıyamadık. Otele vardığımızda açlık vb fiziksel ihtiyaçlar tavan yapmıştı ama Sonay arabanın içinde kaybettiği uğurlu kalemini aradığı için bir türlü ayrılamıyordu. Sabrı taşan Ceren, “Sonaycım sana kalem alırız” deyip çat diye kapıyı vursa da Sonay devam etti ama bulunamayan kalem bugun nasıl oraya girdiğini anlayamasak da Sonay’ın ceketinden çıktı. Evet, otele varıp da sabırlı şoförümüzle ayrılırken hatıra fotoğrafı çekilmeyi de unutmadık zira haketmişti, 8 saatte bizi Chiang Mai’ye getirse de festival nedeni ile 10 dakikalık mesafeyi 2 saat alabildikten sonra hala gülümsüyordu. Bu arada şunu önermek lazım. Eğer, ülkeyi daha çok tanımak istiyorsanız şoförlü ya da şoförsüz araba kiralamak çok uygun. Biz deri koltuklu bir jeepte bu kadar uzun yolu şoförle geldik diye sanmayın ki dünyanın parasını verdik, uçak biletlerinden daha ucuz olabilecek miktarda. Bilginiz olsun. Gecenin hayalkırıklığı Imperial Otel. Bangkok’ta Marriott Mayfair Residence’da yaşanan konforun maliyeti ile kıyaslayınca buraya ödenen para karşılığında karşılaştığınız manzara hayalkırıklığı. Eski bir otel olduğu için temiz de olsa göstermiyor. Personel orta, hizmet iyi. Yine de kongre oteli olmasaydı, kalınmazdı. Herkese iyi geceler. Ertesi gün başlasın…
Dördüncü gün: Kongre için kayıt yaptırmakla başladığımız güne Sonay’ın ortak araştırmamız adına yaşadığı heyecan ile devam ettik. Ancak heyecanının boşuna olduğunu başarılı sunum, verilen yanıtlar ve beğenilen çalışmamız ile anladı. Şimdi heyecan Ceren’de dorukta. Ama şu var ki sunum kaliteleri, performanslar dikkate alındığında Türk akademisyenlerin hiç de yabana atılmayacak işler ortaya çıkardıkları aşikar. Bu kadar ego şişikliğinden konumuza dönelim. Kongrede güleryüzlü evsahiplerimiz var. Kayıt olan herkese sundukları yaka çiçekleri ise muhteşem bir jest. Otelde yerli ve yabancı turistlere rastlamak mümkün. Bir düğün ve bir de nişan törenine bile denk geldik. Hatta o kadar tatlı bir damat annesi -nam-ı değer kayınvalide- ile karşılaştık ki, o kadar zarif, o kadar güleryüzlü. Asansörde kısa bir sohbet yine bende aynı duygu: al ve eve götür… Ben Asyalı insanların duruluğunu sevdim…Sunumlarla süren bugün sanmayın ki sıkıcı. Akşam, kongre ekibine verilen yemekte yerel danslar sunuldu hatta biz Sonay ile bizzat Thai dansı yaptık. Ceren bizi kaydetmiş, sonra seyrettik ki gerçekten bu dansı kapmışız. Değişik olan diğer şey geleneksel Thai mutfağı. Deniz ürünleri ağırlıklı yemekle beraber baharat mutfaklarının vazgeçilmez parçası. Tatlı diye aldığınız tuzlu çıkabiliyor. Hatta çiçek yedik. Yanlış duymadınız. Bir çeşit bitki, yeşil rengini kökünden alıyor, üzerine hindistancevizi sütü, şerbet ve buz ekleniyor Yediğim en lezzetli tatlılardandı. Adını öğrenirsem daha doğrusu anlayabilirsem paylaşacağım. Yalnız görüntüsü solucanımsı, kaşıkla almak için çok zorlanıyorsunuz. Yemek sonrası ekip ile birlikte festivalin gerçekleştiği nehrin kıyısına yürüdük. Bu festivalde gökyüzü ateşle uçurulan balonlarla ışıl ışıl, nehir ise  yanan mumların olduğu çiçek sepetleri yüzünden rengarenk. Festivalin teması ise şu; gökyüzüne saldığınız ateşle uçan balonlar sizden kötülükleri uzak tutuyor ve size şans sunuyor; nehre bıraktığınız çiçek sepetleri de dilekleriniz için. Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Biz de fikre teslim olduk ama uzun süredir hiç olmadığı kadar korktuğumuz bir deneyimin tam ortasında bulduk kendimizi. Yüzlerce insan düşünün, genci yaşlısı, kontrolsüzce, japon feneri olarak da tanımlayabileceğiniz kağıttan balonlara monte edilen fitili ateşle yakıyor. Topluluk içinde hem de. Sağınızda solunuzda yakmaya çalışan insanlar, başarılıp gökyüzüne salınan başarılamayınca insanların başına düşen ya da ağaçlara takılan balonlar. Çığlık çığlığa insanlar. Nehre çiçeklerini bırakmaya çalışan insanların üzerine düşen balonlar. Tam bir kaos. Yüzlerce havai fişek. Şu an sabahın dördü ve hala devam ediyor. Başımızı, kendimizi düşen balonlardan korumak için çaba sarfederken merak güdüsünün ve adrenalinin eşlik ettiği macera eğiliminin hazzı. Hem balolunumuzu uçurduk hem de çiçeğimizi nehre saldık. Etkinlik turizmi değil karanlık turizmi tabir edilen turizm çeşidi gibi olsa da çok eğlendim. Gecenin en güzel ve renkli kareleri yine Ceren’e aitti. Bu insanlar şaşırmış, hayati tehlike içindeyiz diyerek öyle çaresiz ve savunmasızdı ama yine de fotoğraf denildiğinde çılgınca eğleniyormuş gibi pozlar verdi ki. Dönüşte otele çok yakın bir alanda gece pazarına denk geldik. Siz gerisini tahmin edin. Yarın galada giyeceğimiz yerel kıyafetimiz oldu, en çok da Sonay’a yakıştı. Şimdilik bukadar. Yarın sunum ve gala yemeği…Paylaşımlar devam etsin…
 Beşinci gün: Sabah acele bir kahvaltı deneyimi otelde, sonrasında sunumlar. Önce oteldeki kahvaltı deneyimi. Hani, Türk mutfağı vardır, kahvaltı bir ritüeldir bizim kültürümüzde. Çeşit çeşit peynirler, yeşillik, reçeller, marmelatlar ve daha niceleri. Çok büyük beklentimiz yoktu elbet ama bu kadarına pes demedik mi? Dedik:) Peynir hiç yok. Marul, cherry domates, omlet ve üç çeşit marmelat dışında başka bir dünya...Ne mi? Noodle çorbalar, balık ve domuz eti kullandıkları bol baharatlı yemekler, kızartmalar, fıstık, soya sosları, aa bir de turistler için düşünülmüş mısır gevreği. Sayamadığım onca yemek, restoranın kokusu akşam yemeklerini aratmayacak cinsten. Öte yandan dışarısı sıcak diye sizin kısa sürede morarmanıza neden olan klima sistemi, arka fonda ise festivalin müziği "loi loi kratong". Tanrım evimi özledim. Türkiye'ye arkadaşım Damla'ya mesaj atılır hemen; "bana bak, eğer geldiğimde mükellef bir kahvaltı hazırlamazsan bana, hakkım helal değil". O derece, gerisini siz tahmin edin, bu sıfır beklenti halim:) Sonrasında hemen konferans salonu ve sunumlar. Eric Cohen...Sosyolojinin en büyüklerinden...Son derece yaşlı ama son derece zinde, hala seminer, hala paylaşım, hala üretim. Örnek alınacak bir performans ve tabi camianın birçok önde geleni. Öğleden sonra Ceren'in sunumu. Kongrenin son oturumu ve son sunumu. Ceren, güzel bir sunum yaptı ve temenni konuşmaları ile kongre sonlandı. Akşam gala yemeği, ancak biliyoruz ki aç kalacağız ve "loi loi kratong" artı yorgunluk. Ertesi gün ise yolculuk. Dinlenmeye karar verdik ve yemeğimizi oteldeki Çin Restoranı'nda yedik. Öncesinde yine bir Spa & Masaj keyfi. Rezervasyonumuzu yaptığımız bu masaj keyfi de Bangkok'dan farklı değildi. Son derece güzel yerel kıyafetleri girmiş, gülümseyen, her dakika teşekkür eden, hizmette hiçbir sıkıntı duymayan görevliler. Girdiğinizde yeşil çay ile karşılıyor ve size profesyonelliğin en büyük göstergesi olan bir form doldurtuyorlar. Herhangi bir alerji, hastalık vb sorunlara karşı önlem. Siz formu doldurunca büyük bir dikkat ile inceliyor ve masözlere iletiyorlar. Hangi aromayı istiyorsanız onu da siz seçiyorsunuz. Sonra ayakları yıkayarak başlayan ve istediğiniz masaj ile devam eden süreç yine uyku hali ile sona eriyor ve günün yorgunluğunu öyle alıyor ki. Burada şu detay önemli. Bizim kültürümüzde hizmet sevilmesine rağmen, bir turizmci, turist ve akademisyen olarak gözlemlerim, insanların yaptıkları iş ile genellikle çok barışık olmadıklarını gösterdi bana şimdiye kadar. Her ne kadar hizmet konusunda birçok ülkeye göre turizm sektöründe ciddi fark yarattığımızı düşünsem de bazen hizmetin kişiselleştirildiğini yani hizmet eden kişinin yaptığı işten utandığını düşünüyorum. Oysa burada hizmet onlar için çok doğal bir süreç. İçinde sergileme ya da role dönüştürme yok. Bunu hayat tarzlarına yansıtmışlar ve mutlular. En azından öyle hissettiklerini hissettiriyorlar. Herneyse, sonrasında çayımız geldi, içtik biraz istirahat ve Çin yemeği. Vejetaryen yemek bulmak zor değil, zira Tayland'da buna önem verdiklerini gördüm. Menülerde vejetaryen olup olmadığını belirten semboller ya da ek menüler var. Bu da işimi kolaylaştırdı. Keyifli, bol kahkahalı ve çubuklu yemek...Artık, en küçük taneye kadar çubuk ile alabiliyorsam bu işi içselleştirmişim demektir. Yaşasın...Uyku zamanı, yarın neler var? Ama şu anda hala beynimde "loi loi kratong" çalıyor...

Altıncı gün: Bugün yolculuk var. Geç check-out için konuştuk ve günümüzü nasıl değerlendireceğimizi planladık. Akşam Chiang Mai-Bangkok ve gece de Türkiye. O nedenle biz de gündüz bir alışveriş merkezine gidelim dedik, çok methettiler. Otelden transfer olduğunu söylediler merkeze. Çok güzel düşünülmüş. Alışveriş merkezi bir servis düzenlemiş. Hani bizdeki Kipa, Carrefour servisleri gibi. Ama bizimkiler caddeden alıyor. Chiang Mai'de ise hedef kitle turistler olduğu için, servis zincir otellere uğrayarak yaklaşık 45 dakika içinde müşteri toplayarak alışveriş merkezine ulaşıyor. Servis çok eğlenceliydi. Nasıl mı? Arkası kamyonet tarzı, ancak oturaklandırılmış. Karşılıklı oturuyorsunuz, sıkıntıdan herkes birbirini seyrediyor:) Ani frenlerde ya da dönüşlerde, ya yandakinin üstüne yığılıyor ya da uçacağınızı zannederek zıplayıp duruyorsunuz. Sağsalim  vardık çok şükür. Sonra benim kültürel ürünleri sergiledikleri yerde geçen süper dakikalarım, otel, transfer ve havalimanı. Havalimanında bile ayak masaj yerleri. Beklemek, beklemek. Sonra Bangkok. Şunu söylemeliyim, Bangkok havalimanına hayran kaldım. Organize, temiz, ferah ve çeşitlilik çok. O kadar güzel animasyonlar var ki. Geçerken bir duvara yansıtılmış görüntülerde kendinizi görüyor kahkahalara boğuluyorsunuz. Bir yığın markanın olduğu dükkanlar ve duty freeler. Yalnız gümrüksüz satış pahalı, bilginize. Sonra vakit gelir, içiniz kıpır kıpır uçağa binersiniz. Bu korku vb yüzünden değil, mutfağınızı, kültürünüzü, evinizi ve sevdiklerinizi özlediğiniz içindir. Deneyimler, farklı kültürler güzel ama en güzeli evinize döndüğünüz andır....