Bütün hikaye Müge'nin Steyr'e araştırma ve ders vermek amacı ile gitmesi ile başladı. Bunu fırsat bilen biz, ekibin diğer kalanları da, dedik ki haftasonu kaçamağı yapalım. Biletler alındı, konaklama booking.com'dan bulundu ve sıra yolculuğa geldi. Araba kiralama işini de havalimanında halledelim diyerek yola çıktık. Arabayı Viyana havalimanında kiralayabiliyorsunuz yani önceden panik olmaya hiç gerek yok. Öyle organize bir havalimanı ki, ayrı bir rentalcars spot yapmışlar, yanyana sıralanmış şirketlerden cebinize ve tercihinize en uygun olanı anında seçme şansınız var ki bunu da rahat bir ortamda yapabiliyorsunuz. Yakanıza yapışmıyorlar en azından:) Arabayı kiraladıktan sonra Viyana havalimanından rezervasyonunu önceden yaptığımız apartman dairesine doğru yola koyulduk. Tabelalar sizi çok kolay yönlendiriyor, şehir klasik bir Avrupa şehri ve herşey son derece düzenli, temiz ve kolay.
Villa Kumpf (Kumpfgasse 7, 01. Innere Stadt, 1010 Viyana), tercihimizde bizi yanıltmayan konfor, erişim ve temizliğe sahip bir daire çıktı (Barcelona'da aynı ekiple yaşadığımız berbat deneyimden sonra bu bir mucizeydi:) ). Hatta booking.com'da 9.2 lik bir ortalama ile 2010'da listeye girmiş bir apartman dairesi... Şansa baakkk:) Konumu Aziz Stefan Katedrali'ne çok yakın olmakla birlikte müzeler ve Hofburg (İmparatorluk Sarayı), Opera Binası ve Kärntner Strasse üzerindeki alışveriş alanlarına sadece yürüme mesafesinde. Çok sevimli sahibi Claus karşıladı bizi ve son derece anlayışlı tavrı ile bizim evde hissetmemiz için elinden geleni yaptı. Hatta yerel yemeklerin son derece zevkle piştiği ve servis edildiği iki restoran tavsiye etti. Birisi dairenin bulunduğu sokağın sağında Michelin Guide 2010'da yer alan Weibel's Wirtshaus (rezervasyonsuz giderseniz şayet yer bulma şansınız yok), bir diğeri de diğer uçta yer alan Gasthaus Zu Den 3 Hacken. Biz 3 Hacken'i denedik ve kocaman porsiyon ile gelen şinitzelimizin yanında patates salatamız ve çok başarılı bir seçim olan Wagentristil Zweigelt 2011 marka kırmızı şarabımızla harika bir ziyafet çektik. Sonrasında ise Kärntner Strasse'de güzel bir yürüyüş ve final; aynen tur programlarında yazdığı gibi "konaklama dairede":))
Ertesi gün şehri turlama zamanıydı. Sabah kahvaltı yapmak için bölgenin en şık ve popüler mekanlarından birisi olan Cafe Diglas'ta aldık soluğu. Şık avusturyalı ve turistlerin uğrak mekanı olan cafede, uluslararası ilişkiler eğitimini yapmak üzere gelmiş bir Türk yarı zamanlı çalışan garson ile karşılaşmak ilginç olup, biz Türkler heryerde dedirtti yine. Zira sokakta Türkçe konuşanlar ve kebapçılar bu savı doğrular nitelikteydi. Ne yesek ne yesek kısmında seçenekler lezzetli olsa da ah yurdumun kahvaltıları ve ah demleme çayımız:( Tatlı yoğun bir kahvaltı yapmış olsak da yaşadığımız deneyim güzeldi. Özellikle tuvalet deneyimimiz süperdi. :) Yok artık demeyin sakın, gerçekten, tuvaleti ziyaret ettiğimizde camın arkasında görünen klozet ve şeffaf ortam dehşet bakışlara neden olsa da Allah'tan zeki insanlarız, kilitleyince belki kararır cam da en azından halka malolmayız dedik ve yanılmadık. Kapıyı kapat, kilitle ve kararan camın üstünde bu defa kocaman bir girilmez işareti gör:) İlginç tasarım, kutlamalı. Bunun yanında, tahta kıskaçlara dizilmiş gazeteler, avizelerden sarkan değişik objeler ve tabii muhteşem tatlıların kokusu ile hoş bir ortama sahip Cafe Diglas. Artık dolaşma vaktiydi, mekandan ayrıldık... İlk durak. Aziz Stefan Katedrali. Muhteşem bir yapı(t). Şehrin göbeğinde bir şaheser. Önünde Mozart kıyafetleri ile görevliler konser vb biletleri satarlarken ortam büyülüyor. Ah bir de bu kadar kalabalık olmasa:/
Şansa bakınız ki o gün Avusturya milli bayramıymış. Her yıl 26 Ekim’de kutlanan bu bayram kurtuluş bayramıymış. Bu yıl da 26 Ekim'de Viyana-Heldenplatz’da kutlamalar yüzlerce insanı biraraya getirmişti. Yüzlerce asker, meydanda orduların sahip olduğu tank, araba, bot gibi araçları sergilerken, güleryüzleri ile özellikle çocukların ilgi odağıydı. Onlarca çadırda yerel yiyecekler pişiyor, bungee jumping gösterileri ve asker yürüyüş ve marşları ile hem turistler yani biz meraklı bakışlar ile gözlemliyor hem de yerel halk keyifli vakit geçiriyordu.
Bizim Viyana'da sadece bir günümüz olduğu için otantik görünümü ve tarzı ile sarı trenin bizi gezirmesine karar verdik. Hop on hop off bir tren olan Vienna Ring Train, Vienna'nın ilk imparatorluk dönemine ait önemli çekim merkezlerinden geçerken tarihi bilgi sahibi olmamıza da yardımcı oldu. Tüm şehri gördükten sonra ilgimizi çeken merkezlerde durarak güzel yürüyüşler yaptık ve keyifli anlar yaşadık. Benim tüm bu süreçteki gözlemim; sonbaharın tüm renkleri ile şehrin büyüleyen görüntüsü, organize bir yaşam tarzı, tarih, rahat ve huzurlu görünen insanları, 5 kişiden birinde mutlu gezintiler yaptığı kuyruklarından belli olan cici köpekler, otobüs-restoran vb farketmeden kucak açılan evcil hayvanlar (Korsan'ın burada bunu tecrübe etmesini çok isterdim, kendi ülkemde gördüğü muamaleyi dikkate alınca, sitede gezdirirken bile pis, tü diyen insanların aksine gülümseyerek bakan gözler doluydu etrafta). Öte yandan üzücü olan da faytonların bir çekim unsuru olduğu şehirde saatlerce gezinti yapan, kulağına bile kılıf geçirilmiş, tutsak atlar. Bu geleneğin artık kalkması için dua ediyorum. Nitekim turistik amaçlar ile hayvanların bu tür işkencelere maruz kalmaları büyük haksızlık... Evet dönelim geziye... Volksgarten, yani onlarca gül çeşidinin olduğu muhteşem bir park ile karşılaştık. Burgtheater, Parliament, Heldenplatz bölgesinde. Güneş, turuncunun hertonunu barındıran dökülmüş yapraklar ve köpekleri, aileleri ile yürüyüş yapan yüzlerce insan. Öte yandan tarih, kültür ve sanatın göbeği olan en eski yerleşim bölgesi Innere Stadt'ta yürüyüş alanları, park ve cafeleri dışında saraylar, müzeler bölgesi ve hatta borsanın kalbi gezmeye, görmeye değer. Hofburg Sarayı, Sisi'nin yaşadığı (Elizabeth) Kraliyet Sarayı ve görkemli. Yine Joseph Meydanı beğeni topladı :) Elbette bir günde tüm bu sarayları ve müzeleri gezmek mümkün değil. Çok arzu etmeme rağmen Generalin yazlık sarayı olan Belvedere Sarayı'nı gezemedim. Neden mi çok istedim? The Kiss adlı tablosuna hayran olduğum, 1500 parçalık puzzle'ını tamamlamak üzere olduğum büyük usta Gustav Klimt'in sergisi bu sarayda.
Kültürel gezimizin yanısıra grup üyelerini cezbeden gastronomi de ihmal edilmedi. Borsa bölgesinde yemeğimizi yedikten sonra yürüyüş yaptık ve çikolatanın kalbi olan pastane Demel'i gezdik. Ürünler pahalı olmakla beraber tadılmaya değse de metrelerce kuyrukta beklemek işimize gelmedi ve yine gastronomide diğer bir numara Cafe Sacher'e doğru yola çıktık. Original Sacher Torte yemek için de benzer bir sırada dakikalarca bekledik. Tatlı gibisi yok!!! Cafe Sacher, ziyaret edilmesi gereken bir yer kesinlikle tavsiye edilir:)
Ardından artık yola çıkma zamanı. Nereye mi Müge'nin evine. Steyr, Avusturya'da başka bir yerleşim alanı. Yaklaşık 2 saatlik bir araba yolculuğu ile Müge'nin nehrin hemen kenarında yeralan 72 numaralı dairesine hoşgeldiniz Ebru, Çağnur ve Pınar hanımlar. Çok tatlı bir evsahibemiz var ve çok sportif. Yorgunluk falan dinlemem, bölgeyi görmenizi ve temiz hava almanızı istiyorum diyerek bizi towncenter'a 20 dakika yürüyüşe zorladı ki iyi ki...Akşam saat 21.00, tertemiz ılık bir hava, şıkır şıkır bir nehir, güzel evler, doğa ve dinginlik. Küçük bir üniversite yerleşim bölgesi, genç bir nüfusa sahip. Balkanlardan gelenler, Avusturyalılar ve öğrenciler. Çok sevimli ve büyüleyici. Gecemiz muhteşem kabak çorbası olan Pumpkin Soup içerek ve Tagliatelle yiyerek sona erdi. Nerede mi? Steyr'a giderseniz merkezde yeralan Orangerie Restaurant'ta. Kalite, lezzet ve güleryüzlü hizmet. Hoş bir akşam yemeğinden sonra aynı final; konaklama evde:)
Bugün sabah ise evde özlediğimiz peynir, marmelat ve kızarmış ekmek ile daha klasik bir kahvaltının ardından yine arabamıza atlayarak yola koyulduk. Ve bugün, Avusturya'da yaşanabileceğine karar verdim. Yılın sanırım en güzel zamanı, Sonbahar. Turuncunun ve yeşilin hertonu birarada, tonların arasında birer biblo gibi Cottage evler ve doğanın harika olduğunu birkez daha bana kanıtlayan manzaralar ile dolu bir gün. Salzburg'un final olacağı rotamızda country road yani çevreyolunun değil de virajlı manzaralarla süslü yolun bizi güzergahına sürdüğü kasabalar ve köyler uğrama noktaları oldu. Ne mi keşfettik? Doğa...Büyü...Huzur...İlk mola Gmunden'de. Salzburg'a doğru giderken yaklaşık 60. kilometresinde, içerisinde bulunan gölüyle meşhur şehir. Dar sokakları, gölü, çiçekler ile bezenmiş balkonların yer aldığı evleri ve muhteşem tatlıların olduğu cafeleri ile manzaranın karpostalı andırdığı bir şehir. Arabayı kolaylıkla park edebileceğiniz park yerleri mevcut. Araba parkedilir, nehir boyunca ve dar sokaklarda yürüyüş yapılır. Kahve zamanı gelmiştir. Şehirdeki en şirin ve popüler cafesi keşfedilir tatlılar afiyetle yenir, kahve ve çay eşliğinde sohbetler edilir. Gmunden Cafe Grellingen eğer yolunuz düşerse mutlaka uğramanız gereken bir yer, demedi demeyin. Bu arada eğer Gmunden'de yaşamak isterseniz, ev fiyatları 90.000 euro'dan başlıyor bilginize. Biz baktık da:)
Gmunden'den sonraki durağımız, söylemesi zor ama yaşanması çok kolay bir yer. Traunkirchen...İngilizcesi Church by the Way. Yukarı Avusturya'da yer alan Traunsee üzerinde kurulu bir köy. Doğanın bir parçası, sizi öyle içine alıyor ki. Bot kulübeleri sizi gölde geziye davet ediyor...Ayrılmanız saatleri alabiliyor. Göl kenarında yer alan dağlar, Avusturya evleri, gölde gezinen kuğu, ördek ve martılar ile büyünün sizi içine alması hiç de zor değil. Ayağınızın altında hışırdayan rengarenk otlar, dökülmüş yapraklardan bir tepeye tırmanıp köye yukarıdan bakmak istedik. Manzara şahane, hava güzel ve insanların uğrak yeri olan tepenin üstünde bir şapel-Johannesbergkapelle... Masal gibi. Eğer yolunuz düşerse tepeye çıkıp manzarayı izlemeyi ihmal etmeyin. Bu arada göldeki kuğular ve ördekler yiyecek için birbirleri ile yarışırken çok eğlenceli görüntüler sergiliyorlar. Yanınızda yiyecek götürmeyi ihmal etmeyin, ama parmaklara dikkat, benimkini bir kuğu ısırdı:) Çok sevimli:)
Son nokta, Salzburg. Mozart'ın yaşadığı şehir. Diğer doğa harikası. Her durduğum noktada ben burada yaşarım diyen ben, Salzburg'a karar verdim. Yani Viyana mı Salzburg mu? Kesinlikle Salzburg. Tarih, tepede yer alan kalesi, evleri ve kemerler altından size açılan dar sokakları ile masal şehri. Renkli, eğlenceli, romantik ve tarihi. Dar pasajlarda markalardan oluşan dükkanlardan otantik cafelere herşey birarada. Her adımda Mozart çikolatalarının sergilendiği davetkar pastaneler ve lezzetlerin yarıştığı restoranlar. Bizim gezimizi takiben gastronomi deneyimimiz, öncelikle aniden bastıran, yaz yağmurunu andıran kısalığı ile yağan yağmurdan kaçarken farkettiğimiz ve son derece zevkli-ilginç-marjinal dizaynı ile S'Nokerl. Mutlaka gidin, mutlaka homemade potato gnocchi yiyin. Leziz. Yanında kadeh şarabınızı sakın unutmayın. Oradan çıktıktan sonra da kahvemizi içmek için popülerliği ile ünlü Cafe Tomaselli'nin hemen karşısında yer alan Cafe Fürst'ü tercih ettik. Nedeni daha küçük, daha lokal görüntüsü ve muhteşem çikolatalar ile bezenmiş vitrini. Birbirinden lezzetli tatlıları ve kahve ile günün yorgunluğu atılır ve bu defa Müge'nin evine bizi getiren A1 çevreyolundan hızlıca pijamalara bürünülür. Yorucu ve büyüleyici bir gündü...Şükretmeli. Aldığımız her nefese...
Bugün sabah ise evde özlediğimiz peynir, marmelat ve kızarmış ekmek ile daha klasik bir kahvaltının ardından yine arabamıza atlayarak yola koyulduk. Ve bugün, Avusturya'da yaşanabileceğine karar verdim. Yılın sanırım en güzel zamanı, Sonbahar. Turuncunun ve yeşilin hertonu birarada, tonların arasında birer biblo gibi Cottage evler ve doğanın harika olduğunu birkez daha bana kanıtlayan manzaralar ile dolu bir gün. Salzburg'un final olacağı rotamızda country road yani çevreyolunun değil de virajlı manzaralarla süslü yolun bizi güzergahına sürdüğü kasabalar ve köyler uğrama noktaları oldu. Ne mi keşfettik? Doğa...Büyü...Huzur...İlk mola Gmunden'de. Salzburg'a doğru giderken yaklaşık 60. kilometresinde, içerisinde bulunan gölüyle meşhur şehir. Dar sokakları, gölü, çiçekler ile bezenmiş balkonların yer aldığı evleri ve muhteşem tatlıların olduğu cafeleri ile manzaranın karpostalı andırdığı bir şehir. Arabayı kolaylıkla park edebileceğiniz park yerleri mevcut. Araba parkedilir, nehir boyunca ve dar sokaklarda yürüyüş yapılır. Kahve zamanı gelmiştir. Şehirdeki en şirin ve popüler cafesi keşfedilir tatlılar afiyetle yenir, kahve ve çay eşliğinde sohbetler edilir. Gmunden Cafe Grellingen eğer yolunuz düşerse mutlaka uğramanız gereken bir yer, demedi demeyin. Bu arada eğer Gmunden'de yaşamak isterseniz, ev fiyatları 90.000 euro'dan başlıyor bilginize. Biz baktık da:)
Gmunden'den sonraki durağımız, söylemesi zor ama yaşanması çok kolay bir yer. Traunkirchen...İngilizcesi Church by the Way. Yukarı Avusturya'da yer alan Traunsee üzerinde kurulu bir köy. Doğanın bir parçası, sizi öyle içine alıyor ki. Bot kulübeleri sizi gölde geziye davet ediyor...Ayrılmanız saatleri alabiliyor. Göl kenarında yer alan dağlar, Avusturya evleri, gölde gezinen kuğu, ördek ve martılar ile büyünün sizi içine alması hiç de zor değil. Ayağınızın altında hışırdayan rengarenk otlar, dökülmüş yapraklardan bir tepeye tırmanıp köye yukarıdan bakmak istedik. Manzara şahane, hava güzel ve insanların uğrak yeri olan tepenin üstünde bir şapel-Johannesbergkapelle... Masal gibi. Eğer yolunuz düşerse tepeye çıkıp manzarayı izlemeyi ihmal etmeyin. Bu arada göldeki kuğular ve ördekler yiyecek için birbirleri ile yarışırken çok eğlenceli görüntüler sergiliyorlar. Yanınızda yiyecek götürmeyi ihmal etmeyin, ama parmaklara dikkat, benimkini bir kuğu ısırdı:) Çok sevimli:)
Son nokta, Salzburg. Mozart'ın yaşadığı şehir. Diğer doğa harikası. Her durduğum noktada ben burada yaşarım diyen ben, Salzburg'a karar verdim. Yani Viyana mı Salzburg mu? Kesinlikle Salzburg. Tarih, tepede yer alan kalesi, evleri ve kemerler altından size açılan dar sokakları ile masal şehri. Renkli, eğlenceli, romantik ve tarihi. Dar pasajlarda markalardan oluşan dükkanlardan otantik cafelere herşey birarada. Her adımda Mozart çikolatalarının sergilendiği davetkar pastaneler ve lezzetlerin yarıştığı restoranlar. Bizim gezimizi takiben gastronomi deneyimimiz, öncelikle aniden bastıran, yaz yağmurunu andıran kısalığı ile yağan yağmurdan kaçarken farkettiğimiz ve son derece zevkli-ilginç-marjinal dizaynı ile S'Nokerl. Mutlaka gidin, mutlaka homemade potato gnocchi yiyin. Leziz. Yanında kadeh şarabınızı sakın unutmayın. Oradan çıktıktan sonra da kahvemizi içmek için popülerliği ile ünlü Cafe Tomaselli'nin hemen karşısında yer alan Cafe Fürst'ü tercih ettik. Nedeni daha küçük, daha lokal görüntüsü ve muhteşem çikolatalar ile bezenmiş vitrini. Birbirinden lezzetli tatlıları ve kahve ile günün yorgunluğu atılır ve bu defa Müge'nin evine bizi getiren A1 çevreyolundan hızlıca pijamalara bürünülür. Yorucu ve büyüleyici bir gündü...Şükretmeli. Aldığımız her nefese...
Sonuncu güne geldik...Bugün Müge'nin kaldığı butik şehri gezme günü ve vakit kalırsa da Linz'e kaçamak. Steyr'i anlatmak keyifli çünkü içinde gezi-alışveriş-kahve ve güneş var. Dahası biz varız. Önce Müge'mizin ofisini ziyaret etme ve sekreterleri ile tanışma. Ofise giderken, Steyr'in keyifli ara sokaklarından, muhteşem gökyüzü, güneş eşliğinde 15-20 dakikalık bir yürüyüş yaptık. Sokaklarda sağlı sollu olağanüstü tasarımları ile evler, rengarenk çiçekleri olan bahçeler, sakin hatta çok dingin bir atmosfer ve ayağınızın altında yürürken hışırdayan sonbahar yaprakları. Bir diğer sokağa geçtiğinizde usul usul akan nehir. Derken karşınıza, nehir boyunca uzanan University of Applied Sciences Upper Austria School of Management-Steyr Kampüsü çıkıyor. O sınıflarda manzarayı seyrederken nasıl ders anlatılır ya da dinlenir bilemiyorum ama kuruluş yeri olarak çok şanslı öğrenciler. Yeni binası ile Universite son derece şık, aydınlık, düzenli ve kurumsal. Hissediyorsunuz bilimsel bir mekanda olduğunuzu. Müge'nin ofisini ziyaret ettik, hatıRa fotoğrafımızı çekildik, binayı gezdik ve hizmetleri ile ilgili bilgi aldık, güler yüzlü sekreterleri ile tanıştık ve alışveriş yapmak üzere nehrin üzerine kurulmuş, sarmaşıkların dolandığı duvarları ve nehrin coşkusunu seyrederek yürümeye devam ettik. Nehirde küçücük ve şirin bir köpeğin sahibi ile yaşadığı eğlenceli dakikaları seyretmek ve köprüye geldiğinde seveyim derken beni çamura bulaması da ayrı bir eğlence oldu bana. Oğlumu özlemişim, anladım yine. Öte yandan köprü boyunca devam eden tel örgü üzerine kilitlenmiş onlarca kilit beni sinir etmedi, değil. Olan var olmayan var, aç var tok var diyerek, üzerlerine isimlerini bile yazmış olan sevgililere ait "love lock" konulu bu sergi çok da işime gelmedi:) Olsun gençler aşk dolu, romantik mekan, sorun yok:) Köprüyü geçince şehrin güzel meydanına doğru izlediğiniz parke taşlı yolda sağlı sollu dükkanlar. Kızlar saldırın diyerek tercihimiz olanlarına daldık tabi. Şunu itiraf etmeliyim ki etkilendim. Biz daha çok yerel tasarımların olduğu dükkanları ziyaret ettik. Onlarca magnet aldığım hediyelik eşya satan dükkanlar değildi sadece hedef. İnanılmaz zevkli, çok yaratıcı tasarım ve dekoratif objeleri var. Eğer taşıma sorunu olmasaydı, koltuk falan alma aşamasına geldim ama elbette imkansızdı. Avusturya'ya ilişkin zevk açısından tam puan vermek kaçınılmaz oldu. Hediyeler ve kurbağa prenslerimizi satın aldıktan sonra kahve molası için güneşin teninizi yaktığı ve yazı hissettiğiniz meydanda Sammwald adlı cafede oturup çay-kahve içerken bir kırıntıya uçan onlarca kuş, the Birds filmini yaşattı bir an. Korkmadım diyemem:) Sonrasında yerel hayata ilişkin bilgi sahibi olmak ve tatları, lezzetleri görmek için klasik süpermarket ziyaretimizi yaparak, halkın tercihlerini gözlemledik ve elimizdeki yükleri bırakmak için sokak aralarından evimize doğru yollandık.
Yükler bırakıldı, soluklanıldı ve kızlar arabalarına atladı, profesyonel şoförümüz Çağnur ve navigasyondan bize seslenen Tim ile inatlaşan hatta onu hiç dinlemeyen Müge'nin co-pilotluğunda Linz'e doğru hareket saati geldi. Ben her zamanki gibi manzara bittiğinde uyuyup, adeta şehrin kokusunu duyarak "geldik mi?" diye bir soru ile kaldığım yerden devam ettim geziye. Karşınızda görkemli Tuna nehri ve Linz...Akşam saatleri hava kararmaya başlamış, renkli ışıklar ile bezenmiş güzel bir meydan ve sokakları ile Linz yine tam puan. Meydanda bir abide, önünde fotoğrafımızı çekmesi için bir bayandan yardım istedik ama sağolsun abide yerine bizi çekip kamerayı verdi bize geri. Biz de önünde biz olmayan abideyi ayrıca görüntüledik. Linz büyük bir şehir. Ekonominin attığı şehirlerden birisi. Linz kelimesi esnek, kıvrık anlamına geliyormuş. Tuna nehri yanında olması nedeni ile nehrin dönemecinde bir yerleşim alanı olarak yorumlanıyormuş. Tuna'ya karşı bir tepenin üzerinde Linz Kalesi var. Muhteşem görünmekle beraber, bir tren ringi ile tepeye ulaşmak da son derece kolay. Şehir renkli, markaların yer aldığı uzun bir caddesi var. Güzel pastalarla bezenmiş dükkanlar, bar ve restoranlar da son derece çekiciydi. Johannes Kepler’in yaşadığı sırada “dünya harmonisi” adlı eserini burada yazması ise Linz’e ilişkin büyüyü özetliyor aslında. Dikdörtgen şeklindeki meydan olan Hauptplatz'da mermerden Teslis Heykeli yer alıyor ve 1723'teki veba salgınında ölenlerin anısına yapıldığı da taş üzerine işlenmiş tarih ile biraz tüyleri ürpertiyor.. Meydanın bir tarafında yer alan Meclis Binası yine görkemli bir yapı, Hitler orada konuşma yapmış. Öte yandan Hitler’in bu şehirde okula gitmesi ve en sevdiği yerlerden birisi olduğunu söylemesi de biraz kafa karıştırıcı ama neyse devam edelim.
Sonrasında, yolda gözümüze kestirdiğimiz bir cafede kahve için son mola. Adı Cafe Jentschke...İçerisi çok hoş, sakalları değişik şekillerde kesilmiş amcaların oturduğu barın yanında yer alan bir masada yer bulabildik. Asık suratlı bir bayan garson geldi bu defa. Dövmesine az kala siparişleri aldı, akıcı İngilizceye karşın olmayan İngilizcesi ile yanlış getirdiği siparişi alırken, Müge'nin başından dökmemesine şükrettiğimiz bir kadın garson...Acele içip cafeden ayrılırken şuna karar verdim ki. Benim ülkem, hizmet kalitesi açısından pek çok gelişmiş ülkeyi sollar nitelikte. Öğrenmeleri gereken çok şey vardı Linz'de. Öte yandan öğrenmemiz gereken şeyler de. Son gözlemim, otoparka girerken, kapıdan ancak biletinizi okutarak girebilmeniz. Güvenlik açısından son derece güzel bir uygulama ama arabada bileti unutursanız, arabaya nereden ulaşırsınız onu bilemiyoruz. Siz siz olun biletleri arabada bırakmayın. Zira çıkış için de ödeme makinaları otopark girişlerinde. İnsan istihdamı yerine makine istihdamı-otomasyon diğer bir deyişle. Yola çıkma vaktidir, yarın yolculuk dedik ve Steyr'e hareket, son gece dedikoduları, hoş sohbet ve pijamalar...
Sabah, güzel müzik, heyecan ile kahvaltıyı hazırlayan Pınar'a teşekkürler. Son hazırlıklar ve yolculuk. Müge arkamızdan su döktü ve el salladı...Ama navigasyon Müge'de kaldı, biz de yine yaratıcılığımız ve önsezimize dayanarak yola çıktık ama yolda tam kaybolmak üzere iken akıllı telefon navigasyonu ile Çağnur devreye girdi. Viyana'ya doğru hareket. Ebru arka koltukta uyur, ehliyetimi yanıma almamış olmam bir şans oldu bana. Üzgünüm Çağnur:) Derken Ebru uyanır ve sorar "geldik mi?". Pınar döner ve, "Ebru, saatlerin Türkiye'de olduğu gibi burada da geri alındığına sence ikimizden başka kimseden onay almamış olmamız uçağın kaçmak üzere olduğu anlamına gelir mi" ve "acaba Prag - Budapeşte tabelası üzerinde yer alan uçak işareti hangi ülkenin havalimanına işaret ediyor" gibi deli sorular sorar. İlk defa uyanınca kaldığım yerden geziye devam etmenin yanısıra yanıtlar aramak için bocaladım. Neyse ki sonuç müspet. Benzin almak için durduk...Çağnur'un bir pompacı edası ile göğüsleyip sürüklemeye çalıştığı hortuma orta yerden Pınar'ın müdahalesi ve benim arabayı biraz daha geriye çekmem ile sonlanan başarılı benzin operasyonunun gerçekleştiği alanda içimize su serpen yanıtları aldık.
Havalimanına varılır, araba teslim edilir, check in yapılır, uçağa binilir, aktarma yapılır ve İzmir'e varılır. valizler beklenir, beklenir, beklenir. Valizler gelmez, yanıt veren yetkili bulunamaz, yarım saat sonra yanımıza gelen görevli der ki; "Özür dileriz Viyana'da valizleriniz yüklenmemiş". Valizler bu akşam gelecek. Acaba bu bir işaret mi? Avusturya gitmemizi istememiş olabilir mi? Ya da kalbimiz orada mı kaldı? Yorum size ait...