13 Ağustos 2014 Çarşamba

Bilişsel Ergenler Ikaria'da Ömür Uzatmada...Yaş Ortalaması 100...


"2008 yılında National Geographic Cemiyeti tarafından yapılan araştırma neticesinde dünya üzerinde en uzun süreli yaşayan insanlar, Yunanistan’ın İkaria Adası’nda bulunan yerliler seçilmiş... Adada yapılan sohbetlerde ilginç bilgilere ulaşılmış;
  • İnsanlar geç uyanıyorlar.
  • Sabah 11′den önce iş yerlerini açmıyorlar çünkü o saate kadar kimse uğramıyor.
  • Muhakkak öğlen uykusuna yatılıyor.
  • Adada hiç bir kimsede saat bulunmuyor. Söylenenlere göre evinize davet ettiğiniz arkadaşınız öğlen 12′de de gelebilir, akşam üzere 6′da da.
İnsanların uzun yaşamalarındaki sır, yediklerinin tamamı kendi tarlalarında yetiştirdikleri ürünlerin olduğu belirtilmiş...İkaria Adası’ndaki bir insan günde ortalama 3 kadeh şarap içiyor ve yıllık 26 litre zeytin yağı tüketiyor. Haftada 2 defa balık ve sadece 5 ayda bir kırmızı et yiyorlar. Tabi uzun yaşamın sırlarından bir diğeride yedikleri olduğu gibi yemedikleri de. Şeker ve undan yok denecek kadar az kullanıyorlar"...(http://komsudaneoluyor.net/ikaria-adasi-dunyanin-en-uzun-yasayan-insanlarinin-bulundugu-yer/)


Biz, New York Times'dan alıntılanan bu bilgiyi gördük de sandık ki sadece yaşlıların olduğu bir adaya gidiyoruz ve yeni bir macera peşine düştük. Ama pek çok yerde en yaşlı bizdik desem inanır mısınız? Peki biz kim miyiz?

İspanya ile birlikte seyahate başlayan, Antep ve Urfa ile devam eden, en son Avusturya'yı tavaf eden (Müge'nin tanımı ile) "Amazonlar":) Ebru - Çağnur - Pınar ve Müge...Bilişsel Ergenler... 
Herşey benim ofisimde kahve içmek için biraraya geldiğimizde başladı. Çağnur ve Müge ile ne kadar tatile ihtiyacımız olduğunu konuşuyorken, hadi plan yapalım dedik. Nereye gidelim sorusunun yanıtı Müge'den geldi. Ikaria... O an sormak aklıma gelmemiş, geziden dönerken sordum Müge'ye; "kim sana Ikaria'dan bahsetti"...Müge'den yanıt; "Kimse, kendim buldum". Meğer bizim Müge arasıra ansiklopedi okurmuş (çok kızacak bana) ama yani hiç boş zamanımızda hangi adada ne var diye bakanımız yok içimizde, bu sadece Müge'ye ait bit özellik, zira hatun, rehber (zaten ben de coğrafya bilgimden dolayı hiç iddialı değilim)…. Dolayısıyla, bizim de liderimiz; "Müge: The Chief".
 Nerede kalmıştık? Evet, “Ikaria” dedi Müge ve biraz görsellere biraz da hakkında bilgilere bakıldı. Sonra tamam dedik. Sırada Yeşim ve Pınar'a sormak vardı. Kızlardan da oluru aldık ve tarihe karar vermek epey vakit aldı. 5 kadının izinleri, programları  derken ortak zamanı bulmak vakit alsa da nihayet tarih belli oldu. 4-8 Ağustos 2014. Ahaaaaa bir de festival varmış o tarihte, yaşasın...
 Sevgili liderimiz, hemen işbaşına geçti. Feribot seferleri, konaklama, restoranlar, gezilecek yerler derken hergün en az bir e-posta ile bizi motive etti. Bence her gruba bir Müge lazım. Dikta oluyor bazen ama bizim kadar rahat tipler ile çok haklı. Tüm biletler, rezervasyonlar hazır. Dedik ki dönüşe bir de Samos ekleyelim, gezelim görelim. Eeee çok okuyan mı çok gezen mi?
Bir fire verdik. Yeşim, işi ile ilgili manisi nedeni ile katılamayacağını bildirdi, ama mesajları ile bize destek de vermeyi ihmal etmedi (birdahakine bekliyoruz Yeşim).
Tarih geldi çattı. Neler mi oldu ilk gün? İşte geliyor…




Seyahat başlasın…


Öncelikle, Kuşadası’ndan Samos’a ulaşmak gerekiyor. Samos’a feribotumuz saat 9.00’da. Saat 6.00’dan evden çıkış. Bu seyahatin şoför Nebahat’i ben seçildim. Önce Pınar’ı sonra Çağnur’u sonra da Müge’yi aldım. Müge’nin anneciği bizi balkondan geçirdi, arkamızdan su döktü ve Bornova üzerinden çevreyoluna oradan da Kuşadası’na yola çıktık. Müge’nin sürprizi vardı bize. Yolda dinlemek için eski 45’liklerden oluşan 20 şarkılık bir CD almış (80 şarkılıları almamış, çok şükür:) )
Eğlenceli (biz gerçekten eğlendik) şarkıları tuta tuta Kuşadası’na vardık. Grubun en şanssızı Pınar, en ballısı ise Çağnur’du. Ben ise şansıma çıkan şarkılarla bir iyi bir kötü derken dengeyi kurdum. Ama “ah dedem vah dedem, sen neymişsin sen, ellere düştük senin yüzünden” ile en bahtsız Pınar oldu…

Yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra saat 7.30 ve biz Kuşadası’ndayız. Arabayı park etmek gerekiyor. Aklınızda olsun. Eğer limana yakın bir yere park etmek isterseniz, uzun süreli kalışlara çok sıcak bakılmıyor ve günlük 40 tl gibi bir fiyat biçiyorlar. Biz İlayda Otel’den sağa girilen sokakta Belediye’ye ait otoparka günlük 7 tl’den arabamızı park ettik, kahvaltımızı ettik, sıramıza girdik ve feribotumuza bindik. Bir buçuk saat civarı olacağını tahmin ettiğimiz yolculuk 1 saat 50 dakika kadar sürdü ve Vathi’ye vardık. Pasaport kontrol derken saat 16.55’te Karlovassi’den kalkacak olan gemiye kadar vakit geçirmek için ne yapacağımıza karar verdik. Biraz dolaşmak, birşeyler yemek ve sonra da Karlovassi’ye geçmek planımız. Araba mı kiralamalı? Peki arabayı Karlovassi’ye bırakabilir miyiz? Sorulara yanıt aradık. Araba kiralamak ve arabayı diğer limanda bırakmak yaklaşık 60-70 Euro. Ama eğer taksi alırsanız 40 Euro. Biz de taksi ile geçmeye karar verdik.
Benim magnet krizimi atlattık, Çağnur’a çok havalı sarı bir şapka aldık ve “Garden”da öğle yemeği yemek için mola verdik. Çok sevimli, ara sokakta bir aile restoranı yani tavernası (Yunanca'da tavern olarak geçiyor restoran). Sinirleri adeta alınmış bir anne ve kızdan ibaret olan ama itinalı servisi gecikmeyen, birkaç masası dolu bu restoranda geleneksel bir tadım yapalım dedik ve tabi Yunan Salatası (Greek Salad) ile başladık. Güveçte yapılmış patlıcan, cacık, bir iki meze derken en son tatlı olarak ballı yoğurda karar verdik.
İyi ki verdik, muhteşemdi nitekim Pınar bütün tatil boyunca Ikaria’da aynı kıvamda ballı yoğurt bulamadı, o kadar bedbahttı ki dönüşte Samos’ta yine aynı tat ile kavuşmasa idi ne yapardı bilemiyorum. Samos’ta Vathi limanına bakan meydanda bir yerde yemek yemek isterseniz daha Avrupalı tatlar ile karşılaşılıyor, o nedenle geleneksel yemekler için biraz araştırmaya değer.

Yemek sonrası biraz dolaştık ve sonra bagajlarımızı emanet bıraktığımız restoran sahiplerini teşekkür ederek taksiye atladığımız gibi Karlovassi’ye geçtik. 1 saat vaktimiz vardı, biz de kahvemizi yudumlamak için denize bakan bir mekana oturduk. Derken vakit geldi.
 
Limana varan Hellenic Seaways’den inen onlarca yolcudan sonra karmaşa ve kargaşa içinde gemiye bindik. Gemi Nissos – Mykonos rotasını izliyor ve Karlovassi’ye uğruyor. Bilet numaranız 780’li rakamlar ise ve ekonomi biletiniz var ise boşuna koltuğunuzu aramayın. Biz aradık, çok aradık ama bulamadık J Meğer o rakamlar öylesine basılırmış bilette, ekonomi sınıfının oturacağı salon belliymiş ve / fakat gemi boş olunca, liderimiz Müge bize çok güzel bir salon buldu, oturduk, lafladık, güldük, uyuduk derken 19.00’a doğru Ikaria’nın limanının bulunduğu Evdilos’a vardık.

Lider Müge, daha önce kalacağımız otele bizi almalarını rica eden bir mesaj atmıştı ve olumlu yanıt aldı. Ancak Müge her girişiminden olumlu yanıt alamamıştı, araç kiralama gibi. Festival olduğu için tüm araçlar kiralanmış gibiydi. Biz de otele varmadan önce araba kiralama işini halletmek istediğimiz için transfer için gelen taksi ile konuştuk. O da bizi limana yaklaşık 300 m mesafedeki bir acentaya getirdi. Acentamızın ismi Ikaros Holidays. Sahibi de Dimitri. Müge araçtan iner, Dimitri asık suratlıdır biraz, arkadan ben de inerim ve Dimitri ile sohbet daha çok monolog şeklinde başlar. Biz sorarız, Dimitri bakar bakar sonra bir kelime ile yanıt verir. Sonuç: Ertesi gün saat 15.00’i beklemek. Gelecek gemi saat 15.20 olduğu için araçları o saatte teslim ediyorlar. Size çok yeni bir araba vereceğim yarın diyerek söz veren Dimitri’nin yanından güle oynaya ayrıldık ve otelimize vardık. Kerame Villas…
Otel aslında bir komplekse benziyor. Alt katta odalar, üst katta suitler ve en üstte villalar. Havuzu ve oturma alanları da en üstte. Sorun şu ki bu adada her yer merdiven. Resepsiyonda son derece rahat, konuşkan bir bayan karşılıyor bizi ve diyor ki; “aaa arabanız yok mu? Az bekleyin, müdürü arayayım gelip sizi yukarı çıkarsın. Bu valizlerle zor olur”. Bekliyoruz, son derece sevimli, gömleği sırılsıklam müdürümüz geliyor, bizi arabaya bindirip en üstte yer alan villamıza bizi yerleştiriyor. Villa deyince sanmayın ciddi fiyatlar. Gecelik kişi başı 40 euro. Bizim tercihimiz bu çünkü ayrı odalarda kalacağımıza evi paylaşmak uzun sohbetlerimiz için biçilmiş kaftan oluyor, tecrübe ile sabit olunca biz de öyle yaptık.
Çağnur, Pınar ve Müge gelir gelmez deniz diye tutturdu. Saat olmuş 20.00. Müdür yürüme mesafesi 5 dak olan en yakın plajı tarif etti, ben ise biraz uyumayı tercih ederek isabetli kararı vermiş oldum. Çünkü adada şunu sonradan fark ettik ki burası bir “survivor island”. Heryere yokuş inerek, rampa çıkarak, merdivenleri tırmanarak ulaşıyorsunuz ve yine şunu fark ettik ki bu adada tarifler “kuş uçuşu” hesabı ile. 5 dakika oluyor 20; 10 dakika oluyor en az 30 dak. Kesinlikle aynı hesap ölçütlerine ya da algısına sahip değiliz. Hal böyle olunca bizimkiler yürüdükleri mesafeden ve inip çıktıkları merdivenlerden dolayı nefes nefese geri geldiler. Ama su güzelmiş, yüzmüşler. Onlar hazırlanırken, incir kokusunun hakim olduğu havayı içime çekip; keçi-ağustos böceği seslerini dinledim. Bakir, sakin ve huzurlu bir adaydı Ikaria… Tek sorunumuz odadaki bozulan “duman alarmı”. Resepsiyona ilettiğimizde, ertesi gün ilgilenecekleri bilgisini aldık. Beklemekten başka çare yoktu. Beep beep beep bütün gece devam etti ve geceyi Müge nöbet tutarak geçirdi.
Sonraki duyduğumuz ses midemizden gelen guruldamalar olunca yola çıktık. Araba yok tabi, taksi çağırmak yerine “10 dak sonra merkezdesiniz” diyen resepsiyoniste uyarak ıssız, bol virajlı yollardan yürümeye başladık. 10 dak çoktan olmuştu ve biz hala merkeze tepeden bakıyorduk. Taksi yok, sadece yoldan geçen bol miktarda motorsiklet ve az sayıda araba var. Tek çözüm otostop... İki-üç denemeden sonra Fransız olduğunu öğrendiğimiz bir kadın durdu. Aracın o an dağılacağı ve içinin de birkaç temizlikle ancak arınacağı hissine kapıldığınız arabaya aldırmayarak atladık. Fransız kadın burada yaşıyormuş, son derece memnun halinden ama koltuğu bile yamuk olan bu arabada nasıl rahat acaba diye düşünmeden edemiyorsunuz. Kendisine defalarca teşekkür ederek indik araba dağılmadan…
Yemekten önce ev için biraz malzeme almak gerekiyordu. Kahvaltı için, atıştırma için biraz alışveriş. Küçücük bir marketten alışverişi yapıp, hakkında olumlu yorumlar okuduğumuz retoran pardon taverni bulup oturduk. Tavern Koralli…
Limana bakan, deniz kenarında masaları, masaların altında gezen kedileri ve küçücük kayıkları ile sevimli bir yer gibi görünse de herne kadar Müge, anlayışla karşılasa da son derece kaba bir garson yediğimiz yemeği özellikle benim burnumdan getirdi. Burnumuzdan gelen sadece kaba garson değildi (az sonra anlatacağım).
Üfleyerek siparişleri alan garsona, heryerde alışık olduğumuz gibi zeytinyağı veya tereyağı getirip getiremeyeceğini sorduk, aldığımız yanıt ilginçti; “az sonra salata gelecek, ona banın”… Gerisini siz düşünün. Deniz mahsülleri olan restoranda bana kalırsa çok özellikli birşeyler yemedik ama kızlar memnundu. Sanırım ben turizmci olduğumdan bu hizmet kalitesi herşeyi olumsuz algılamamı sağlarken, özellikle rehberlik dönemlerinden daha kötülerini gören Müge o kadar da önemsemedi. “First class” dedikleri balık Fangri bana kalırsa bizim çipura iken ouzo ise bizim rakımızdan daha farklı değildi. Yemek yedikten sonra az ileride taksi vardır diye yürüdük, bakındık, bekledik yok. Müge ile birlikte bir büfeye yanaşıp, büfedeki kızdan yardım istedik. Bizim için birkaç taksiyi aradı. Aradı da mesafe az diye gelen olmadığı gibi telefonunu açmayan taksiciler de oldu. 1 km ileride olan evimize ya yürüyerek ulaşacaktık ki bu elimizdeki market torbaları ile yokuşları çıkmak demekti ya da biraz beklemeyi seçecektik. Biz bekleyelim dedik ama bu bekleme tam 2 saat sürdü.

Bu arada Çağnur ve Müge yemek yediğimiz restorana tekrar geri dönerek taksi çağırıp çağıramayacaklarını sormaya karar verdi. Ben ve Pınar ise torbalarla beklemeyi seçtik. Ancak o kadar uzun sürdü ki Pınar neler olup bittiğine bakmaya gitti ve döndüğünde olduğu yerde uyuyan bana “hadi Ebru kalk restoranda bekleyeceğiz, mesaisi bitince resepsiyonist otelden gelip alacak” deyince sevimsiz garsonun olduğu Koralli'ye gidip oturmaktan başka çare olmadığını anladım. Sonradan kızlar anlatıyor ki garsonumuz yardımcı olması için ona göre çok daha sevimli olan diğer garsonu görevlendirmiş ve kızcağız da bize bayağı yardımcı olmuş. Sonunda gece 1 civarında yine buluşmayı dahi zor başardığımız resepsiyonistimizin arabasına kavuşabildik. Köyüne giderken yolunu değiştirip çiçekli elbisesi ile gelen bu otel elemanı o geceye damgasını vuran en iyi şeydi. Belli ki bu adada araban yok ise hayat olmadığı gibi ertesi gün Dimitri’nin sözünden dönmemesi için dua etmekten başka çaremiz  de yoktu. 803 nolu villada biten geceyarısında yattığımız yeri beğendik (Müge dışında. O beep sesi ile meşguldü). Ben yattığım yeri beğendim de kalktığım anı beğenmedim zira yastığımın altı gece beni ziyarete gelen kırmızı minik karıncalar ile doluydu.
Aaa bu arada Müge’de kısa süre kapadığı gözlerini açtığında odanın içindeki kedicikle gözgöze gelmiş. Ben geldiğimde villa önünde yaprak yediğini görünce üzülerek kalan simidimizi küçük parçalara ayırarak az da olsa beslediğim bu minik kedi, gece pencereden içeri sızarak beni beklemiş meğer. Hayvanları seviyorum…Karıncalar ara sıra sinirimi bozsa da...
Sabaha, Müge ile birlikte, henüz o,“ekmeğin üzerinde şokellaaaa” narası ile Çağnur ve Pınar’ı uyandırmadan, çayımızı ve kahvemizi alarak verandada Evdilos’un yeşil sırtlarını ve çarşaf gibi denizini seyredek başladık. Sonra kahvaltı hazırlıklarına başlandı. Ben kendimi bulaşıkçı ilan ettim, kızlar ise çok güzel bir sofra hazırladılar. Kahvaltıyı yaptıktan sonra bir önceki geceden ders alan biz taksi çağırarak Dimitri’nin acentasında aldık soluğu. Saat 12.00 ve Dimitri yok. Haydi bekleyelim…Nerede mi? Dimitri’nin kapısının açıldığını en net göreceğimiz Cafe PoFiFi’de. Beklerken kahvelerimiz içildi, üzerinde tam da Müge’nin kızlara vaad ettiği ama yapmadığı şokellalı krep yenildi, bol kahkaha atıldı ve sürekli kapı gözlendi. Saat 14.00 Dimitri hala yok. Tam umutsuzluğa kapıldığımız anda Çağnur seslendi “Dimitri”.
Müge ve ben koşarak Dimitri’ye merhaba dedik, arabayı temizleyeyim bir beş dakika bekleyin diyen Dimitri’ye kocaman bir evet ile yanıt verdik. Dimitri, yüzünde gülümsemenin zoraki belirdiği ama iyi niyetli olduğu net olan bir adam. Acentasına girince daha çok yazıhane gibi göründüğünü düşünüyorsunuz. Sinek ilacından şarap şişesine, haritadan çocuk araç koltuğuna kadar farklı bir sürü eşyanın özensizce sağa sola atıldığı bir ofis. Masanın üstü dağınık, Dimitri ise huzurlu ve sakin…İşi bitince, işlemler için ofiste oturduk. Ehliyetimi alan Dimitri, büyük bir dikkat ile adımı yazmaya çalışsa da isim de soyad da yanlıştı. Aracın plakasına gelince, Dimitri ağır ağır sandalyesinden kalktı, dışarı çıktı, plakaya baktı, geldi, aynı sakinlikle oturdu ve plakayı yazdı. Bir gece evvel mahsur kalışımızı belli belirsiz bir gülümseme ile dinlese de anlattıklarımızdan ne kadarını anladığını asla çözemedik. Tek anladığı, ona kahramanımız gibi yaklaştığımız ve ben fotoğrafları çekerken, Çağnur’un “meşhur olacaksınız, sizi internette yazacak” dediğiydi.
Ne arabanın benzin düzeyi ne de ödeme ile ilgili miktar dışında başka bir şey söylemedi bize Dimitri. Müge, “ne zaman verelim ücretini” diye sorduğunda “sonra sonra”; “benzin ne kadar olacak gelirken” diye sorduğunda ise “işte yarım depo falan herhalde” diyen Dimitri ya çok iyi niyetliydi ya da bu adada herşey güvene dayalı idi. Büyük bir sevinçle anahtarı aldığımız gibi adayı keşfetmek için gaza bastık. Müge yanımda elinde harita, cd sürücüde meşhur 45’liklerimiz ve arkada Çağnur ve Pınar ile yola çıktık ki Çağnur’dan bir ses; “kızlar ön cam çatlak, bunu söyledi mi Dimitri?”. Hemen bir u dönüşü ile soluğu yine Dimitri’de aldık. Ofisinin önünde dikilen Dimitri önce şaşırdı, Müge camını açıp, “burada çatlak var, bilginiz var mı?” diye sorduğunda ise arabanın tavanına iki defa eli ile vurarak “okey, okey” dedi. Dimitri gerçekten ilginç ve sevimliydi.

İstikametimiz adanın kuzeyinden batısına doğru belirlendi. Hyundai marka küçük arabamızla son derece virajlı ve çok dar olan yollarından plaj aramaya başladık. Eğer Ikaria’da araç kiralarsanız jeep olmamasına özen gösterin. Resepsiyondan aldığımız bilgiler doğrultusunda birkaç plaja baktık ancak dalgalar çok da cazip bir görünüm vermedi bize. Cd’den sıkıldığımızda açtığımız radyoda ise Virgin Radio ve TRT fm ile karşı karşıya kaldığımızda sevinç çığlıkları ile şarkılara eşlik ede ede ilk molamızı Nas’ta verdik. Nas’ta Artemis tapınağı olduğunu öğrendik ve denize nereden girildiğine baktığımızda yaş ortalamasının en fazla 18 olduğu daha çok bohem tarzın hakim olduğu gençlerin girdiği plajdaki dalgalar bizi başka bir plaja yöneltti. Belki de bizi uzaklaştıran yaşımızın onlara göre çok daha fazla olması idi. Bilemiyorum…Ama o da ne; açız ve sol tarafta sıralamalarda 1.sırada yer alan tavernlerden birisi: Su Perisi anlamına gelen Naiade’s Tavern.
Tavernadaki görüntü yine diğerlerinde olduğu gibi. Aile üyeleri olan bir iki kişinin hakim olduğu hizmet. Serviste inanılmaz naif, yine çok sakin bir kız; Irini. Irini, zayıf, küçük harfler ile konuşan ve annesinin hazırladığı yemekleri büyük bir özen ile anlatan, sakin adımlar ile hareket eden bir kız. Mönüde ise annesinin yaptığını ifade ettiği karamelize edilmiş limon tatlısı favorisi idi: Limoni. Öte yandan Sardines, patlıcan yemeği ve dolmalar son derece lezzetli. Yemeğimizi yedik ve yine misyonumuza kaldığımız yerden devam etmek için kalktık.
Nas’tan geldiğimiz yöne doğru dönerek, geçerken kalabalık olduğunu gördüğümüz “Mesahti” ve “Livadi” plajlarına doğru yöneldik. Son karar “Livadi”. Livadi, kalabalık ve yine yaş ortalamasının 18 olduğu bir plaj. “S.Ex” adındaki barda yüksek sesle çalınan müzik, gençler ve özellikle çevreyi temiz tutmak ile ilgili mesajların olduğu levhalar. “Do not leave anything but only your footsteps” son derece anlamlı bir mesajdı.
Deniz çok dalgalı olunca Müge, cesur yürek olarak dalgalarla boğuştu ama kısa sürede oradan ayrılma kararı alarak arayışımıza devam ettik. Otelimizin tersi istikamete yani kuzey doğuya doğru yol aldık. “Karavostamo” adlı bir yerleşim yerini bulduk. Burası bize tarif ettikleri sevimli bir köy idi. Denizkenarında ancak kara ile birleştikten sonra yine su birikintisi olan değişik bir köy. Aslında baktığınızda çok özelliği yok gibi görünse de az sayıda yerlinin temiz denizine girdiği, hemen plajın dibinde “Skavaran” adlı güzel cafesi olan, sakin denizinin kayalarla ayrıldığı diğer ucunda sert ve dev dalgaların kayaları yaladığı öfkeli bir diğer deniz değişik bir hava katıyordu. Denizimize girdik, yerli halkı seyrettik, sohbet ettik ve acıktığımızı fark ederek büyük bir övgü ile bahsedilen “Tavern Plaka”yı bulmak için yine virajlı yollara döküldük.  
Havanın karardığı bu saatlerde haritayı ve belli belirsiz küçük tabelaları takip ettiğimiz yol, tepeye tırmanan, karşılaşan iki arabanın asla yanyana geçemeyeceği darlıkta virajlardan oluşuyordu. Bir iki kez, gördüğümüz tek tük insana, sorarak sonunda adayı tepeden seyreden bu restorana vardık. Kırmızı et üzerine mutfağı olduğunu öğrendiğimiz bu restoran vejeteryan olan bende hayalkırıklığı yaratsa da kendime göre meze, salata ve Yunanistan’a özel lezzetli ekmekleri ile karnımı doyurdum.
Yalnız, iki gündür, yemeklerde tecrübe ettiğimiz şekilde sonuçlanan komik tesadüfler vardı. O kadar çok şey sipariş ediyorduk ki herdefasında “inşallah bunu unuturlar” dediğimiz bir siparişimiz oluyordu. İlkinde kızarmış peynir, ikincisinde kahve, üçüncüsünde ev usulü kızarmış patates”. Nitekim tıka basa doyuyorduk. Diğer tecrübemiz ise 45-50 euro arasında gelen hesaplar ve bu hesaplarda Müge’nin kendine göre yarattığı adil bahşiş sistemi J .
Şimdi otele dönme zamanı, yine yollar ve yine şoför Ebru iş başında. Başarılı tırmanışlar ve inişler sonucunda Kerame Villas’ta geceleme. Bozuk alarmı sökmüşler diye sevinen Müge o gece rahat bir uyku çekti. 3.günümüze merhaba demeye saatler kala iyi geceler dileklerimiz ile hepimiz uykuya daldık.  

“Kahvaltıda şokellaaaa” diye bağırmadı bu sabah Müge. O kadar çok, erken kalkmasından şikayet edince, Müge de bize bulaşmama kararı almış ve yine çayını alıp bizi beklemeye karar vermiş. Oysa o gün biz de erkenciydik. Pınar başarılı bir kahvaltı hazırladı, Çağnur esprileri ile bizi dağıttı ve biz bu defa adanın güneyini keşif için yine yollardaydık.
Bugünün ilk durağı “Seiheles” olacaktı. “Seychelles” olarak isim yapmış bu koyun güzel görüntüleri büyüleyici ve hakkında yazılanlar ise etkileyiciydi. İnişinin zor olduğu söylenen bu koyun bu kadar zor, tehlikeli bir yapıya sahip olduğunu hiçbirimiz hayal etmemiştik. Uzunca bir yolculuk ile vardığımız bölgede tepenin başında park edili arabaları gördük, aracımızı park ettik ve eşyalarımızı alarak koya inmek için tepenin ucuna vardığımızda, aşağıya inişin merdivenler ile değil büyük kaya parçaları ile olduğunu gördük. Bizimle birlikte yine birkaç kızdan oluşan başka bir grup ile karşılaştık.
Bu zamana kadar gördüğümüz herkes Yunan idi. Yani adada oturmasalar da civar ada ya da Yunanistan’dan gelenler dışında başka bir lisan duymak bir yana radyoda hemen hemen tüm frekansların Türkçe olması da yine ilginç tespitlerdendi.
İniş çok zor. Zor ne demek tehlikeli. Yanlış bir adımın bir yerinizi sakatlamak ile sonuçlandıracağı kesin. O nedenle azami dikkat ile dakikalarca kayalardan aşağı iniyorsunuz. Birkaç cesur gencin parmak arası terlik giymesi dışında herkes spor ayakkkabıları ile iniyor. Yer yer oturarak, yer yer zıplayarak keçi gibi kayalıklardan aşağı indiğinizde gördüğünüz deniz, o su, mavinin tonları size “işte buna değer” dedirtiyor.
Daha önce gelenler şunu biliyorlar. Aşağıda tesis yok. Yiyecek ve içeceklerinizi, şemsiyenizi getirmek zorundasınız. Zira “susadım bir koşu alıp geleyim” deme lüksünüz yok. Bir başka ulaşım ise “Ikaria Boats” denilen ve botlarla ulaşımın sağlandığı yöntem. Bebekli ve çocuklu aileleri görünce, cesur ne kadar insan olduğunu görerek hayrete düşüyorsunuz.  Elle sayılacak kadar az turistin arasında biz de vardık. Deniz muhteşemdi. Saatlerce suda kalınabilirdi ama bizim daha keşfedeceğimiz çok şey vardı.
Bu süre içinde Pınar ve Çağnur, Seiheles’te mahsur kalma ve kurtarılma operasyonu konulu bir senaryo ile dakikalarca gülmemize neden oldular ve keyifli 2 saatten sonra “bu yol şimdi tekrar nasıl çekilir” diyerek korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimizden harekete geçtik. Tırmanış daha kolay oldu. Ama ertesi gün fark ettik ki, et kesiği denen şey hepimizi fena vurmuş. O kadar susadık ki en yakın kasabaya giderek birşeyler bulmayı seçtik.  Bu arada “küçük prenses” lakaplı ben Çağnur tarafından artık savaşçı prenses “Merida” ilan edilmiştim. Benim grubun başını çeken iniş ve tırmanışım herkesi hayrete düşürmüştü, hatta laf aramızda beni bile J.
İlk kasaba “Magganitis”. Orada seçtiğimiz tavern ise “Bar Oyzopi”. Yine aile işletmesi, yine anne mutfakta ve yine evin küçüğü serviste. Kelimelerini son derece itinalı seçen ve küçük harfler ile konuşan küçük oğlan, bize ev usulü patates kızartması, kalamar ve kabak çiçeği kızartması sundu. Bu defa unutulan bir şey olmamıştı. Salkım salkım üzümler ile çevrilmiş, diğerlerinde olduğu gibi lavaboya yine merdivenler ile inilen sevimli bu tavernaya uğurlu geldik. Öyle ki 100 euro bozamayan ve bu banknotu uzun zamandır görmediğini itiraf eden kadın, sanırım bizimle birlikte dolmaya başlayan  masalardan o miktarı kazandı. Biz de memnun memnun ayrılırken ben, “acaba kartvizit var mıdır burada?” diye sorduğumda “hiç sanmıyoruz” diyen kızlar ile arabaya vardığımızda arkamızdan küçük oğlan çocuğunun elinde iki adet el broşürü ile koştuğunu gördüğümüzde hayretler içinde kaldık. Resmen çağırmıştım ve benim doğa üstü hislerim…Tanrım bazen ben bile korkuyorum.
Sırada adanın başkenti vardı. Ag (ios) Kırykos. Küçük bir limanı ve adanın sembolü olan Ikarus’un heykeli, denizkenarında cafeleri ve irili ufaklı dükkanları vardı bu sahil kasabasının. Ikaria’dan magnet bulmazsam ayrılmayacağımı söylediğim arkadaşlarım buradan çok umutlu idi. Nitekim yine Çağnur’dan bir ses yükseldi; “Ebru, onlar magnet değil mi?”. Koşarak dükkana girdim. Hediyelik eşyalara bakıp, biraz satılan reçelleri biraz da yerel ürünleri inceledik. Hediyeliklerimizi alıp dükkandan çıktık ve biraz soluklandık. Hatıra köşeme aldığım Ikarus heykeli evimde yerini aldı bile. Hazır sıra gelmişken biraz Ikarus’tan bahsedeyim.

Vikipedi’de ayrıntılı olarak yazıyor. Ben de oradaki bilgilerden özetliyorum. “Ikarus”, Atinalı bir mimar ve mucitin oğludur. Kral Minos tarafından baba-oğul bir kuleye kapatılır. Baba, Daidalus, balmumundan ve kuleye ziyaretlerine gelen kuşların tüylerinden iki çift kanat yapar. Ikarus’a ise uçarken zevkten kaçınmasını ve güneşe yaklaşmamasını ve denize yakın uçup, nemlenmeyi engellemesini öğütlese de Ikarus, güneşe fazlaca yaklaşır ve balmumu erir, Ege Denizi’ne düşer ve hayatını kaybeder.  İşte Ikarus’un kanatları adanın haritadaki görüntüsünü özetler. Ikaria adası, kanat şeklindedir.
Ag.Kırykos’dan çıkarak yerleşim yeri olan “Therma”ya doğru yol aldık. Adanın bir diğer özelliği kaplıca sularının olması. En yakın plajı ise “Aypa”. Burada ilk ilgimizi çeken, yaşlı nüfusun nihayet ortaya çıkması idi. Okuduğumuz o yaşlıların, termal merkezde olması ve bornozları ile dolaşmaları şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak plajın üstünde yer alan termal tesisin hamamından denize aktığını öğrendiğimiz suyun önündeki yerlerini asla terketmeyen üç orta yaşlı adam sinir bozucuydu biraz zira Müge o suya onlar yer vermediği için yaklaşamadı. Fakat ardından o tarafa yönelen irice yaşlı teyzeyi gören beyler arkalarına bile bakmadan kaçınca çok güldük. Aaa bir de göğsü ters üçgen şeklinde yanan adam bizi çok düşündürdü. Sonradan anladık ki pekçok orta yaşlı Yunan erkeği gömleklerini göbeklerine kadar iliklemiyor. Bu amca da o şekilde güneşte uyumuş olmalı diyerek sorumuza yanıt bulduk çok lazımmış gibi. İnsan tatilde böyle şeylere takılıyor olmalı J

Diğer bir tespit ise, Ikaria’da şezlongların ücretsiz olması. Bazı yerlerde ise oradaki tavernadan birşeyler ısmarlarsanız zaten hiçbir bedel istemiyorlar. Biraz vakit geçirdikten sonra yine yollardayız ve adayı dikine keserek en güneyden en kuzeye yani evimize doğru çıkıyoruz bu defa. Bu deneyim ise kelimelerle ifade edilemez. Rakımın en yüksek olduğu noktada ellerimizle bulutlara değebiliyorduk. Bulutlar üzerimizde, yüzümüze çarparak ilerliyordu. Ve taa aşağılarda muhteşem bir manzara. Büyüleyici… Bugünkü kıyı deneyimimiz bize gösterdi ki, tesislerin olmadığı güney kıyıları dalgasız ve muhteşem bir denize sahip iken kuzeyin popüler olmasının nedeni tesislerin olması. Oysa deniz dalgalı ve hırçın, adanın kimliğine kafa tutarcasına.
Gece festival olması bizim villadan biran evvel çıkmamıza nedendi. “Xristos Rahon” köyünde her yıl 6 Ağustos’ta kırmızı etin tüketildiği ve buna yerel şarap ve geleneksel müzik ile eşlik edildiği  festival için beklentimiz yüksekti. Danslar ve eğlencenin ertesi gün sabaha kadar sürdüğünün defalarca söylendiği bu festival için dağları, tepeleri aştık.  Geldiğimiz bu köyde gece hayatı vardı. Barlar ve cafeler, nihayet açık dükkanlar ve sergiler. Festivalin nerede olduğunu sorduğumuzda bir genç bize basketbol sahasını tarif ettiğinde pek bir anlam veremedik. Festival yerini bulduğumuzda gördüğümüz manzara...Kocaman bir sahada sıralanan tahta masalar, hoparlörden yükselen Yunan parçaları, kasalar içinde bir dükkandan dağıtılan et – ekmek. Bu, bize bir festival izlenimi veremedi ya da biz farklı beklenti içinde olduğumuzdan hayalkırıklığı ile en yakın restorana gitme kararı aldık. “Taverna Cuisina”, dar bir sokak üzerinde. Masamızı bulduk ve bu defa makarna - şarap dedik. Müge, yine bir şarap deneyimini hüsranla sona erdirdi J Şunu anladık ki Ikaria’da asla ama asla yerli şarap içilmemeli. Benim ise makarna deneyimim facia idi. Risotto desen risotto değil makarna desen makarna değil. Barley-shaped pasta dedikleri bildiğiniz arpa…
Eğlenip dans edeceğini düşünen biz kızlar, yolda TRT fm açtık ve aman Tanrım, çalan parçalar muhteşem. Önde bu defa kaptana yardımcı olan dj Çağnur. Arkada uyuklayan Müge ve şarkı tutan Pınar. Eller havaya güle oynaya giderken Müge uyuyor diye onu es geçerken Müge “bana da şarkı” dedi. “Ah Müge vah Müge, ne çektin be sen” J Müge’ye şarkı yerine çok sevdiği!!! bir siyasetçinin konuşması çıktı. Müge uyumaya devam biz ise oynamaya. Arabayı otele park ettiğimde, şarkı bitmeden çıkmayan biz, festivale söylene söylene villamıza girdik. Biraz sohbet edelim dedik. Bizde malzeme çok, gerek dedikodu gerek komik anlar derken ilk defa bizden evvel uyuyan Müge’yi uyandırmamaya özen göstererek pijamalarımıza girdik. “Sabah kaçta kalkalım Chief” diye sorduğumuzda “ne zaman isterseniz” lafı ağzından kaçsa da 10.30’u eklemeyi ihmal etmedi liderimiz çünkü adadan ayrılma zamanı geldi. 11.30 check-out…Iyi uykular kızlar.
Sabah, kahvaltımızı yaptıktan ve bagajlarımızı topladıktan sonra 15.20’de kalkacak gemiden evvel biraz rahat zaman geçirmek istedik ve aklımızda kalan, adanın kuzey batısında yer alan “Amenistis”’e doğru yola çıktık. Sevimli bir yerleşim yeri. Ufak bir market, bir iki hediyelik eşya ve denize tepeden bakan bir tavern; Topeion. Ballı yoğurt deneyimimiz beklentimizi karşılamasa da kahvemizi içtik ve saat 14.30’da Evdilos’a varmak için yola çıktık. Yol boyunca terk edilen hurda arabaları düşünüyorum hala. Sadece araba olsa neyse yer yer otobüs, yer yer kayık yer yer minibüs. Herhalde ekonomik ömrünü dolduran arabaları oraya bırakıveriyorlar. Çağnur’a göre ise “ne uğraşsınlar çekmek ile”. Fransız kadının arabası da bir sonraki yıl bu hurdalar içinde yerini alacaktır J. O dar yollarda hurda arabalar dışında başka bir dikkate değer şey ise gece-gündüz demeden gerek yalnız gerek birkaç kişinin yürüyor olması. Çağnur’un bununla ilgili kafası hep karışıktı; “ben anlamıyorum, bu insanlar anlamsız zamanlarda nasıl bu ıssız yerlerde bu kadar rahat yürüyorlar” diye sordu durdu. Ama Çağnur’un başka bir savı daha kayda değerdi; “tamam ben çözdüm, bu insanlar tabi uzun yaşarlar. Ya yüzüyorlar, ya merdiven inip çıkıyorlar, ya da yürüyüp duruyorlar, daha ne olsun”. Ah Çağnur, bu gezide de bombaydı. “Adada biz acaba neyi kaçırıyoruz, bu kadar genç niye burada?” diye sorduğu soruya da katılmamak elde değildi. Biz bu kadar adayı gezmiş olsak da acaba neyi kaçırdık bunu hiç bilemeyeceğiz…Öğrenmek istiyor muyuz? Hayıırrrrrr J
Herneyse sanmayın ki bizdeki aksiyon sona erdi. Biz tam bu sorular ile boğuşurken, Pınar, “aaa bizim gemi Hellenic Seaways solda” dediğinde denizden Hellenic karadan biz paralel hızda ilerliyorduk ki önümüzde ilerleyen kaplumbağa hızındaki arabanın arkasına takılmış, hiç telaşsız, korna bile çalmayan bir konvoyun arkasında kaldık. Çağnur’a göre “bu insanlar ya zaman kavramları olmadığından ya da rahatlıklarından bu kadar yavaşlardı”. Sorun şu ki, yanıtı ne olursa olsun Hellenic bizi geçti. Oysa Dimitri bize aracı ancak 15.00 gibi verebileceğini söylediğinde Müge, şöyle demişti; “Çağnur gibi insanlar 15.00’te, benim gibi insanlar 14.00’te getirirler”. Liderimiz bu defa Çağnur gibi 15.00’te bırakanlar kervanındaydı, zira onun dışında biz üçümüz aynı kumaşız J.
Dimitri’nin acentaya vardığımızda onlarca insan gemiden boşalıyordu ve biz arabayı teslim edecek, parasını verecek ve gemiye 300 metre mesafeyi valizlerimiz ve sırt çantaları ile yürüyecektik. Dimitri’de şansımızı denedik, bizi bagajlar ile en azından limana bıraksın istedik fakat Dimitri, “araçlar var, şu an acentayı kapatamam ki” dediğinde “lütfen” dememize şu şekilde yanıt verdi; “siz de son dakikada geldiniz”. Hadi kızlar ha gayret, ilk hedefimiz gemi. Bu gemi kaçarsa bir sonraki gece yarısı ve bu gemi 1.30 dak sürerken o anlamadığımız neden ile 5 saat sonra Samos’a varıyordu. En son adımlarımı nerede hissettiğimi söylemesem de gemiye girdikten 5 dak sonra geminin kalktığını söylemek sanırım sahneyi özetleyecek.
Gemi yine boş. “Bu kadar insan neden Ikaria’ya geldi? Neyi kaçırıyoruz?” akıllarda dursun, bence muhteşem J festivali nedeni ile adayı terkedenler evlerine döndüler J Tamam tamam o kadar da kötü değildi. Benim ada ile ilgili son notlarım;
Ada, evcil hayvan konusunda çok rahat. Oğlum Korsan ile tatile gidersek neden olmasın?
Korna asla çalınmıyor. Samos'ta karşılaştığımız taksi şoförünün ada halkının çok rahat olduğunu söylemesi de bunu destekliyor. Telaş yok, sinir yok.
Dükkan yok denecek kadar az, olanlar da hep kapalı.
Güney sahilleri daha güzel.
Yaşlı insan nüfusundan çok genç nüfusu var. Daha çok bohem tarzları ve yaşlarının ortalama 18-20 olması göze çarpıyor.
İnsanlar yokuş-bayır yürüyor. Saat kaç olursa olsun.
Havası nemli.
Ada temiz. Çöp yok.
Sahillerde bizim anladığımız ya da alışık olduğumuz kompleksler yok. Bakir ve doğal kalmış.
Adanın iş anlayışı ilginç. Dimitri arabayı teslim ettiğimizde, ne çizik var mı diye kontrol etti ne de kilometresine baktı; zaten vermediği ruhsatı geri de istemedi. Güven mi rahatlık mı anlamlandırmak güç.
Zaman kavramları çok farklı. Her tarifleri "kuş uçuşu" zaman üzerinden. Biz hiç uçamadık.
Halkı son derece rahat demiştik ya iletişim yolları da doğrudan. Düşündükleri dışarıda... Müge'nin resepsiyonda şahit olduğu bir diyalog;
Turist: Thank you very much for your kind hospitality
Resepsiyonist: Look. You are kind, I am kind.
Bir sonraki durak Samos…
Samos'a Karlovassi limanına vararak ulaştık. Önce bir araç kiralama şirketi bulalım diye Karlovassi merkeze doğru valizlerimizi çeke çeke yol aldık. Limandan yaklaşık bir 500 m uzakta bir araç kiralama şirketi görüp yanaştık. Yanaştık çünkü dışarıda çok da sevimli bir yüze sahip olmayan ikinci bir patron ile karşı karşıyadık. Ama burada Dimitri yani kahramanımızın hakkını yememek lazım, gülümsemeyi becermişti. Herneyse durumu anlattık. Sadece 1 gece konaklayacağız sonra aracı Vathi'ye bırakacağız demek amcayı hemen "hayır" demeye ikna etti bile. Bir sonraki acente, eyvah kapalı, e bir sonraki "o da mı kapalı?" diyerek bize kuş uçuşu 10 dakika dedikleri otelimize daha da gecikmeli olarak  Hesperia'ya vardık. Çok tatlı ve yardımcı resepsiyonistimiz Jasmin, Kütüphanecilik okumuş ve geçici olarak resepsiyonda çalışıyor, işe yerleştirilmeyi bekliyormuş. Bize, Samos ve Karlovassi ile ilgili sorduğumuz her soruya, itina ile yanıt verdi ve odamızı göstermek için bize eşlik etti. Otelimiz orta ölçekli olup, şirin ve deniz kenarında sakin bir otele benziyordu. Odamıza çıktık ve önden giden Müge bir odaya, Çağnur diğer odaya yönelince üçüncü sırada ilerleyen ben, Müge'nin erken kalkma kurbanı olmamak için Çağnur'un odasına kıvrak bir manevra ile daldım e tabi Pınar'da Müge'nin odasına :) Odamız büyük, tertemiz görüntüsü ve bizi karşılayan Hoşgeldiniz ikramı ile daha ilk  dakikada tam puan aldı. Çayımızı demledik, küçük balkonumuza dört iskemle attık, yan komşularımız Müge ve Pınar'ı da davet ettik.











15 Kasım 2013 Cuma

Yazıyoorrr yazıyorrr, Ebru, Tayland'dan yazıyorrr...Yazıyorrr yazıyoorrr

 


Yolculuk Günü: Aslında yolculuktan öncesinden başlamak lazım. Malum, Sonay gelip de "Hocam, Tayland'da kongre var, hem de Cohen geliyor, çalışma yapalım mı? Bir fikrim v...ar" dediğinde, başımı biran bilgisayardan kaldırıp, "aaa olur tabii" dedim ama ihtimal verdim mi? Sonaycım, ben birlikte geleceğimizden hiç emin olamadım, bu bir itiraftır. Ancak, çalışma yapıldı, deli cesaretle bilet alındı, burs başvuruları yapıldı, çok yürek kalkıntıları yaşandı, son güne kadar biraraya gelip organize olamadık ve hatta havalimanına gidip, guvenliği geçince bir an "bu kızlarla hiç konuşmadık, bir de beni ekerlerse" diye içime düşen kurtu çıkarmak için acil bir mesaj atıldı; "neredesiniz, ben 228 nolu kapının karşısındaki cafedeyim"...Telefona diktiğim gözlerim üçüncümüz yani Ceren'in "biz güvenlikten geçtik, geliyoruz" mesajından sonra parladı...Ohhh, çok şükür.
Önce İstanbul, sonrasında Bangkok. Bu arada uçaktan inerken gözüme Business Class konforu ve Economy Class'ın kirlettiği çöplerle dolu alan çarptı. İnsanlar, evlerinde de yediklerini içtiklerini yerlere mi atıyorlar? Ya da bunlar insan mı? Neyse...
Aktarmada beklediğimiz 6 saatin üzerine bir de 10 saat uçak yolculuğunu koyup, üzerine buradaki 5 saat ileri saat farkını da ekleyince -Salı ve Çarşamba al sana hava- demekten alıkoyamadım kendimi. Akşamüzerine geliyordu neredeyse, havalimanından valizleri alıp, dolarları Baht'a çevirip adımımızı attık ve sıcak bir hava dalgası yüzümüze çarptı, nemden nefes alamadık, eyvah, biz nereye geldik???
Havalimanı beni şaşırtmıştı. Düzenli, çok büyük, bambu vb bitkilerle süslü detaylar, gülümseyen görevliler herşey son derece hoş. Bagaj alıp buluşma noktasına çıktığınız anda o kadar çok acenta var ki, hiçbirşey yapmamış olsanız da açıkta kalmaz, herşeyi ayarlarsınız dedirtti bize. Birkaç sorudan sonra, taxi-meter'ları bulup havalimanından hareket, istikamet Marriott Mayfair Apartments. Bu arada merak edenlere, taksi denen ulaşım araçları burada bildiğiniz eski tip motorlu arabalar, o da ne demeyin, anlatamam belki ama fotoğrafını çektim, görselini paylaşırım;) Bunlara burada taktak deniyor, bizde taksi:)) Ha, bizdeki bildiğimiz taksiler, burada taksimetresi olan taxi-meterlar;) Taktak pazarlık usulü, taksimetreliler hesap usulü...Konaklamak üzere geldiğimiz otelimiz, residence ve daire tipi otel. Güzel, zevkli ve serin! Güleryüzlü görevliler, iyi ki gülümsüyorlar yoksa dediklerini anlamak zor olurdu, tanrım şu mimikleri seviyorum! Anlaşmak kolaylaşıyor...7.katta ki daireye girdik veeee mutlu son. Konforun dibindeyiz, haydi duşa sonra masaja, sonra room service, kahve ve uyku. Masaj kısmı açıklansın değil mi? Thai Masaj aldık. Üçünüz aynı anda değil, teker teker gelin dediler;) Kızlar, büyükleriyim ya beni seçtiler ya da feda ettiler;) 2.kat spa merkezi, indiğimde bir kısa boylu bayan (bu ayrıntı önemli) bana seslendi; "madame" İçeri girince gördüğüm manzara, bizim spa merkezlerinden farklı değildi. Kuş ve dalga seslerinin olduğu cd arkaplanda, mumlar ve tütsüler, loş bir oda ve sizi uykuya davet eden ortam. Detayları vermeyeceğim zira ama iki şey vardı benim için komik olan. Kısa boylu bayan bir sıçrayışta yattığım sedye tipi yatağın üzerine sıçradı. Bunu ben yapamazdım, hatta Korsan bile zorlanırdı;) hoyyygghh diyerek çıktığında biran irkildim;) İkincisi de; o kadar yorgundum ki, thai masaj ile vücuttaki noktaları iyi bilen bu küçükhanım ve tabi huzurlu ortamın sessizliği sayesinde üç defa kendi horultumdan korkup uyandım, o derece. Çok üzgünüm dediğimde ise kıkır kıkır gülen mahçup küçük bayan beni daha da güldürdü. 50 dakika masaj bitimi sıramı kızlara devredip bana hazırlanan Çin çayımı içip odamın yolunu tuttum. Yemek sonrası ise uyku zamanı. İlk günün günahı olmaz, eğlenceli ve riskli bir yemektense pizza ve tost ile günü kapattık...İyigeceler... İyigeceler demek için geç kaldım zira az evvel ikinci geceyi devirdik. E kaldığımız yerden devam...


İlk gün: Sabah masajın etkisi ile zinde ve yeni bir güne uyanış. Tabii kendi adıma konuşayım. Sevgili Ceren ve Sonay, sunumları üzerinde çalıştıkları için geceyi masa başında geçirmişler ama takdir edilecek kadar enerjikler. Kahvaltı ayrı bir deneyim oldu tabii. Tropikal meyvalar ile dolu, peynirsiz, bizim mutfağımızdan farklı. Balık yediklerine inanamadım sabahları. Saat 8.30'da bizi lobiden alacak rehberimiz ile tuvalette -pardon restrom- karşılaşıp tanışmak ilginç oldu. 1.50 boylarında 36 beden, güleryüzlü, genç! bir bayan. Tanrım, sonradan öğrendik ki 47 yaşındaymış. Fotoğraflara bir bakın, en fazla 35 dersiniz. Bu ırk nasıl bir ırk? Hiç kırışmaz hiç yaşlanmazlar mı? Kime sorsanız en az 30, biz de 50 o zaman!!!Güleryüzlü şirin, naif rehberimiz Mia, bizi arabaya götürdüğünde, sevimli yaşlı bir İngiliz çift ile olacağımızı öğrendik. Michael ve eşi, tahminimizin aksine konuşkan ve canayakınlardı. Bu yarım günlük bir gezi turuydu. Online ,internetten alıyorsunuz ve özel olarak sizi otelden alıyorlar, siz de tercihlerinize göre tura katılıyorsunuz. Sonra sizi tekrar otele bırakıyorlar. Bizim yarım günümüz, tapınaklara ve mücevher işleme ve alışveriş merkezine aitti. Tapınaklar ile başlayalım! Aman yarabbim, tamam saygım var ve Buda felsefesini herzaman rasyonel bulmuşumdur. Amaaa üç tane tapınak gezince, içim dışım Buda;) Olsun ama çok şey öğrendik. Hadi paylaşalım:) Geliyorrrr.
İlk tapınak, China Town içinde kurulmuş ve krallarına sunulmuş bir tapınak. Heryer sarı, herşey "abartılı işlenmiş, kocaman Buda heykelleri. Mia, bize biletleri verdi ve "girin hadi içeri dedi. Sorun şu ki,üç tane tapınak gezdik, üçünde de ayakabı giy çıkar. Asında hiç halı da yok ama vardır bir nedeni diyerek ayakkabıları çıkardık, Buda'ya selam verdik, fotoğraf çekildik, ardından  ayakkabıları giyip bahçesine indik. Tapınak yararına  hediyelik eşya satanlar dışında, kafeslere hapsedilmiş kuşlar ve değişik hekeller bir de kanlı canlı yerli güncel Buda...Ne dediğimi fotograflarda göreceksiniz:) Oradan ayrıldık ve daha sakin ikinci tapınakta sıra. Ayakkabı giyip çıkarmaktan ilginci her tarafta polis oluşu idi. Meğer bir başka diren durumu. Başbakanlarına karşı olan halk ayaklanıyormuş. O nedenle heryer polis, araç. Bizim için çok doğal olan bu durum bizim İngiliz çifti korkuttu. Neden acaba? Direntayland:) Diren olayındaki tek fark, onlarınki kadınmış...Nehrin kenarındaki bu tapınakta ortalık polis kaynarken uyuyan bir görevli yaman çelişkiydi, bir de herşeyeden habersiz ibadet eden iki kadın. Öte yandan Budist liderlerinin oturduğu birkaç ihtişamlı taht ve üzerine kakao ya da benzeri yiyeceklerin asıldığı dilek ağacı.Biz alışmışız oysa çaput bağlamaya. "Zımba teli bile asmışlar" diye haykırdı Ceren:) Sırada sonuncu tapınak ve en görkemlisi. Reclining Buda...Uzanan Buda...Mia der ki;"Buda uyumuyor bakın gözü açık, sadece tüm vücudu ayrıntılarına kadar görünsün ve aydınlansın diye uzanıyor". Burası organize bir tapınak, ziyaretçisi de çok. Duvarda, -eğer sizi rahatsız eden olursa diye- astıkları personel bilgilerinin yanısıra, ayakkabıları koymak için herkese ödünç dağıtılan poşetler. Ayakkabılar çıktı, içeri girdik ve metrelerce uzunluğunda ve yüksekliğinde bir "uzanan Buda"...Tamamını çekmek mümkün olmadı, bir başı bir ayakları derken ben en çok ayaklarını beğenince verdim pozumu:) İçeride, nedenini tam kapıya yönelirken anlayabildiğimiz bir şıngırtı:) Para bozduran inananlar, duvara sıra halinde monte edilmiş küçük kazanlara tek tek bozuk para atıyorlar. Tam çıkışta ise iki tahta kutu, onların da içi kağıt paralarla dolu. Buda'ya giden heryol para mı acaba diye düşünmeden edemedim. Ama çıkışta mahçup da olmadım değil. Herkese bedava  şişe su kuponu verdi Mia. Demek ki suya giden her yol da Buda, zira sıcak, nemli ve bunaltıcıydı hava. Bu tapınak, dediğim gibi görkemliydi. Dört krala dikilmiş el işi kuleler, bir de çirkin heykeller. İnsan desen insan değil, yaratık desen yaratık değil. Bunlar canavar mı diye sordum Mia'ya, "hayır, Çinliler" dedi. Ben mi haksızlık ettim Çinlilere ya da o heykelleri yapanlar mı bilemiyorum ama yine de utanç ve muz kabuğu:( Bu arada bu tapınakta masaj ve şifalı bitkiler ile tedavi konusunda zamanında kurulan ilk geleneksel tıp okulu olduğunu öğrendik.İlkönce erkeklere eğitim veren bu tapınak duvarlarında, erkek vucudundaki hassas noktaları gösteren resimler gördük. Sonra geleneksel hayatı sergileyen çeşitli resimler ve son olarak da Mia'nın birisinin kadın resmi olduğunu iddia ettiği kızlı-erkekli bir resim. Şiddetle bunlar aynı,ikisi de erkek desek de Mia,bize farkı gösteri sonrada naif ve şirin bir şekilde kıkırdadı. Resmi paylaşacağım, iki resim arasındaki yedi farkı da siz bulun lütfen öyle herşey hazır bilgi olmaz:) Biz yine fotoğraf çekilmeye dağıldık derken iki Hintli Sonay'ı yakaladığı gibi konu mankeni yaptı İlk tapınakta bir başka adamın sorduğu gibi bunlar da nereli olduğumuzu sordular, adetten herhalde, Türk olduğumuzu söyledik, burun kıvırdılar, aynı önceki gibi, bu da adetten sanırım. Bu adamların bizle ne zoru var anlayamadık, ezik miyiz biz? Ne oluyor diye atarlandık ve yollandık. Tam çıkışta bir de Marco Polo heykeli vardı. Meğer 25 yıl Tayland halkına hizmetleri olmuş, bu vefalı ve naif insanar onun için de bir heykel yapmışlar. Eveettt bir tapınağın daha sonuna geldik, kızlar şimdi doğru mücevher taşlarına: Gems Jewellery...Harika..
Burası Tayland'da çıkan iki değerli taş ve diğerlerinin işlendiği,  sürecin sergilendiği ve satışın yapıldığı ilk mücevher merkeziymiş. Kapıda yerel kıyafetler ile Taylanlı görevli kadınlar sizi karşılıyor, önce bir odada size, taşlara ve merkeze ilişkin kısa metrajlı bir film izletiliyor, sonra çalışanların taşları nasıl işlediklerini gördüğünüz br salondan geçerek sergilenen otantiklik deneyimini yaşıyor ve sonrasında size eşlik eden satıcılar ile ağzınızın suları akarak mücevherleri geziyorsunuz. Satış için maksimum çaba gösterseler de "direnin" kızlar:) Son salon hediyelik eşya salonu. "Sizin anca ona gücünüz yeter" gibi bir bakış ile bizi oraya göndermeleri de oldukça ironik değil mi? :) Çıkışta Mia bize birer çay ısmarladı ve artık ayrılma vakti, yarın görüşmek üzere dedik ve dağıldık. Karınlar aç tabi, tapınak ve mücevher derken acıkan biz, soluğu bir Japon restoranında aldık, elimizde sadece o vardı...Zaten Ceren, oohhh mis mis diye yerken biz iki vejeteryan adayı Sonay ve Ebru, salata diye yosun ile terbiye olduk ve üzerine çubuklar ile yemek yeme imtihanı. Bu arada yeni açılan restoranın sanırım broşürü hazırlanıyordu ki bir beyefendi sürekli fotoğrafladı durdu. Yani Sonay ve ben de bir Japon  restoranına ne yakışırız ya, ona ancak Sushi canavarı, hatta kendi deyimi ile "vahşi Ceren" yakışırdı.  Tanrım açızzz diye, Türkiye'de Starbucks'a direnen ben bir chocolate roll'a teslim oldum. Bir daha olmayacak söz... Utanç ve bir muz kabuğu daha...Sonrasında doğru otel. Yorgunluk atıp dinlenmek ve sonra Bangkok akşamlarına...Yanlış anlaşılmasın istikamet Asiatique. Chao Phraya Nehri'nin diğer yanına kurulu bir akşam pazarı. Bize verilen bilgiye göre kesinlikle akşam trafiğine kalmamak lazım. Bu arada Bangkok tam bir kaotik trafiğe sahip. Sorun; kural dinlemeyen çılgın sürücüler, motorsikletle yolcu taşıyarak geçinenler, tuk-tukçular derken bi trafik işkencesi saatleri alıyor. En güzel yanı ie SKYTRAIN. Yani gökyüzünden kayan bir tren. Durum çok rahatlatıcı, biz de otele yakın olan istasyona gittik ama ancak üçüncü gelen trene binmeyi başardık hem de kızlı - erkekli.Yani bizim metrobüsler usulü, bir grupla binip bir grupla ayaklarınız yerden kesilerek iniyorsunuz. Neyse ki sadece 6 durak. Saphan Taksin durağında inip, Chao Phraya Cross-River Ferries adlı botlarla Asiatique'e geçiyorsunuz. 15 dakikada bir gelen botu beklesek de rengarenk botları seyretmek bir de kaşı boyanarak çizilmiş bir metroseksüel sokak köpeği görmek ilginçti. Ancak nehrin çok pis olduğunu, Ceren'in sırada önüne düşme şanssızlığına sahip zavallı Taylandlı'yı rehin alıp, sorulara boğmasını sayarsak da gerçekçi davranmış oluruz zira hayat toz pembe değil. Ve Asiatique başka bir dünya. Taksilerde pazarlık yapmaya alıştık, çünkü turistlere 150 Baht'tan kapıyı açıyorlar, taksimetre çalıştırmak biryana dursun. Bu pazarda da kendimizi aştık hatta Ceren bizi birkaç tık geçti. Pazarlğın biri bin para, onlar fiyat söylüyor, hayır diyorsun, sen kaç diyorsun diye soruyorlar, fiyatı söylüyorsun  ve pazarlık başlıyor. Bunu elbette Taylandlıların dilinde konuşarak yapamıyorsunuz. Herşey satıcı ile alıcı arasında elden ele geçen bir hesap makinasında oluyor. Bas ve rakamı göster:) Alışverişin dibine vurmk doğru bir deyim olurdu. İlk defa kendi para birimimizden daha değersiz bir para birimi görmüşüz, olsun o kadar. Bu arada ilk, anlamlı doğumgünü hediyemi aldım kızlardan. ahşap, el yapımı fil...Kızlar teşekkürler, iyi ki varsınız...Alışveriş biter, yağmur bastırır, biz güzel bir restoran bulur otururuz; Capri. Şaraplar içildi, sobetler edildi, Lady Boy Show saati kaçırıldı:( Oteli yolunu bulmalı diyerek önümüze atlayan Korsan taksileri ıskalayarak- Korsan deyince birden oğlumu özledim ben- bir taksiye bindik. Yine naif bir Taylandlı bizi otele yetiştirdi. Yattığımız yeri çok beğendik, o kadar ki sabah Ceren'in "hocammm saat 7, kalkmıyor musunuz?" diye dürtmesi ile uyandım. Yeni güne uyanmak güzel bugün benim doğum günüm..İyi ki doğdum...
İkinci Gün: Sabahın erken saatleri ile uyanıp tekrar Mai ve İngiliz çift ile buluştuk. Bugünkü turumuzun da yarım gün süreceğini ve önemli turistik çekim merkezlerine bizi götüreceğini söyleyen güleryüzlü rehberimiz ile yola koyulduk. Şimdiden söylemeliyim ki şahane bir gün ve sıradışı bir doğumgünü oldu. İlk durağımız hindistancevizinden şeker yapılan bir açıkhava fabrikasıydı, açıkhava çünkü herşey manuel. Sergilenen otantiklik sürecinde onlarca turist en son ortaya çıkan karamelize tadı deniyor, isterse fotoğraflıyor isterse de deneyimin kendisini bizzat deneyerek yaşıyor. Bu karamelize tat için hindistancevizleri oyuluyor, rendeleniyor, sıcak suda şeker ile pişiriliyor gerisini sormayın ne olur. Ben, mutfağında “this kitchen is closed due to illness, I am sick of cooking” yazan bir zat-ı muhterem olarak işin bu pişirme sürecinde olamadım. İşin eğlence kısmı olan hindistancevizi rendeleme deneyimi yeterli oldu benim için. Bir de Michael için…Tabii tüm çekiciliklerde olduğu gibi burada da satış ve pazarlama faaliyetleri vardı. Biz bu defa hediyelik eşyalar ile değil, arka bahçede yetiştirilen orkidelerin arasında fotoğraf çekilmek ile ilgilendik. Bu arada Tayland’da orkidenin çok çeşitlerinin yetiştiğini öğrendik. Zaten bu ülkede çiçek zerafet demek bence, zira dekorasyondan aksesuara kadar o kadar güzel tasarımlar var ki, hele bir de geleneksel kıyafet giyen kadınlarının başına kondurulan çiçek sepetleri takdire değer. Ciddiyim…Buradan ikinci durağa geçtik. Floating Market yani Yüzen Pazar. Adı üstünde satışı yapanlar nehrin üzerinde kanolardalar. Çeşit çeşit meyva, sebze, yemek bu kanolardan, ister karadan isterse nehirden yine kanolar üstünden pazara yanaşan tüketicilere satılıyor. Daha çok turistik bir kimlik kazanmış zamanla. Bu pazara gidebilmek için öncelikle sizler de motorlar ile çalıştırılan botlara binmelisiniz ki nehir boyunca gezintiyi de keşfedin. Bu güzergahta orada yaşayan yerli halkın kaldığı yüzen evleri görüyorsunuz. Öyle evler ki kimisi sefalet kimisi zerafet içinde. Bu ülkenin de bir gerçeği var ki sınıf farkı ciddi boyutlara ulaşmış. Nehrin suyu kahverengi ve pis görünmekle birlikte orada yaşayan halkın suyu hem bulaşık hem çamaşır hem de diğer ihtiyaçları için kullandıklarını öğrenince inanın çok şaşırdım. Çamaşır konusunda dikkatimi çeken şeylerden birisi onların bizim gibi kurutmadıkları idi.Mandal yerine askı kullanıp, gardrop düzeninde dizerek kurutuyorlar. Temiz olup olmadıklarını bilemem ama ütülü gibi durdukları bir gerçekti.   Bu süreçte başka ilgimi çeken şeyler de oldu. Kadınların kanoları erkek gücü ile kullanmaları, evler ister dökük ister bakımlı olsun, önlerinde mutalaka saksı saksı çiçeklerin olması, çatılarının Tayland’ın genelinde olduğu gibi sivri üçgen şeklinde olması (yoğun yağan yağmur nedeni ile suyun çatıda birikmeyip akmasını sağlamak için)  ve evlerde yoğunlukla ayrı ayrı tapınakların olması (yine Mia’nın dediğine göre halkın %95’i Budist, %4’ü Müslüman ve %1 diğer dinler). Nehir boyunca şaşkın ve hayran ifadeler birbirine karıştı ve sonunda pazar alanına vardık. Yaşları neredeyse 100e varan ihtiyarlardan tutun da gencecik çocuklara kadar birçok satıcı. Biz tercihimizi mango (ki yediğim en lezzetlisi) ve pirinç pilavı (yediğim en tatlı ve aromalısı) yönünde yaptık, fotoğrafladık ve pazar yerinden büyük bir hayranlık ile ayrıldık. Sonraki durak ise tahta oyma ve işlemeciliğinin yapıldığı alan idi. Bu muhteşem sanat karşısında nutkumuz tutuldu. Koca odunlardan yarattıkları eserler öyle ince sanatçılık izleri taşıyordu ki hayran olmamak elde değil. Hediyelik eşyalar bir yana ev mobilya ve aksesuarları hem olağanüstü hem de çok uygun fiyatlara idi. Oradan çıkınca Mia, bizi Fil Çiftliği’ne götürdü. Maalesef burayı zevkle anlatmam mümkün değil. İnsanların kendi çıkarları ve zevkleri doğrultusunda diğer canlılara bu denli işkence etmelerini aklım almadığı gibi bunu bir turistik çekicilik olarak algılayan turistlere de inanamıyorum ama onlar da insan değil mi? Niye şaşırıyorsam? Gördüğümüz manzarayı anlamanız için  bizim yakınımızdan geçen bir filin bakışlarındaki hüznü görmeniz gerekirdi. Sırtına kondurulmuş oturak kuyruğuna bağlanmış, oturakta file binme deneyimi yaşayan! turistler, filin başına oturan sürücü ve elinde dipçik. Fil yolu bulsun diye dipçik ile dürtüyor yani dipçiği batırıyor. Tanrım. Turist gezdiren filler, adalardaki yokuşları tırmanmak için kullanılan katırlar, dövüştürülen timsahlar, zehri alınan yılanlar, canlı iken derileri yüzülen tilkiler, bir havuzda mahsur kalan yunuslar, sirkte insanları eğlendirmek için dayakla eğitilen maymunlar, aslanlar, köpekler, süpermarketlerde satış için soğuk hava reyonlarında kaçmasınlar diye fileler ile sarılmış kaplumbağalar, tüyleri canlı canlı yolunan kazlar, sayfiye otellerinde turistlere deneyim olsun diye saatlerce bekletilen develer, ayak terapisi için cam faunuslarda yüzlerce balık, canlı canlı kızartılan denizürünleri, güneş altında aç susuz bekleyen faytonlara bağlı atlar, doğal yaşam parklarında ya da hayvanat bahçelerinde kendi habitatlarından uzakta kendi kuyruğunu tutmak zorunda kalan filler, kutuplarda olmak yerine orada sergilenen penguenler, kutup ayıları  ve niceleri. Dünyanın heryerinde aynı vahşet. Şimdi lütfen söyleyin bana kim daha vahşi? Onlar mı biz mi? Herneyse İngiliz çift de bizimle hemfikir olunca derhal buradan uzaklaşmak istediğimizi söyledik ve Mia bizi otele bıraktı. Doğumgünüm için bir deniz restoranında yer ayırttıklarını söyleyen Ceren ve Sonay ile bir başka taksi mağduriyeti. Eline yazıp verdiğimiz adrese rağmen bizi yanlış yere bırakan bir taksici. Son derece ünlü olan ve gezi sitelerinde çokça bahsedilen Sea Food Market & Restaurant diye bırakıldığımız bu restoranın aslında doğru restoran olmadığını anlamak uzun sürmedi. Son derece vasat ve soğuk görüntüsü, hijyenik olmayan ortamı ve ilk defa gülümsemeyen Tayland’lıların olduğu bu mekandan ulu internet sayesinde kaçtık çünkü aslında rezervasyonumuz olan restoranun 2 km uzakta olduğunu keşfettik. Biz işi şansa bırakmayalım yürüyelim dedik ve mutlu son, işte aradığımız yer. Çok güzel düşünülmüş bir mekan. İster orada yiyor isterseniz metrelerce uzunluktaki tezgahtan ürünleri seçip evinize gidiyorsunuz. Bu ortam tabi çok güzel olmakla birlikte benim gibi vejeteryan olma yolunda emin adımlar ile yol alan birisi için çekici değildi. Ancak benim meleklerim madem doğumgünm için burayı seçmişler, madem burası deneyimlenmesi gereken yerler arasında o zaman keyifli vakit geçirmek şarttı. Bizimkiler tezgahtan ürünleri seçmek için masadan ayrıldılar, seçtikleri ürünleri kasada ödedikten sonra da market sepeti ile ürünleri bizimle ilgilenen servis elemanına teslim ettiler. Salata malzemesinden sarımsaklı ekmeğe, mantardan vahşi Ceren’in su ürünlerine kadar herşeyin olduğu masamızda kuş sütü eksikti. Oysa ortak kasamızdan sorumlu kişi tayin ettiğimiz Ceren, tanıdığımız birisinin !!! titizliğinde (adını veremiyorumJ) hesabı tutmasına rağmen, deniz ürünlerinde kendisini kaybetmiş, ondan altta kalmayan Sonay ile ancak satıcı kız bile biraz fazla aldıklarını ima edince kendilerine geldiklerini masada itiraf etmişti. Keyifli bir sohbet süredursun, arkada bir yaşgünü şarkısı çalmaya başladığında kızlar “hocam bu sizin için” dediklerinde “yok artık” diye kahkaha atan ben, Sonay’ın “hocam bu gerçekten sizin için” dediğinde gerçekten dondum. Bir gece önce pasta vb organizasyon için e-posta attıkları restorandan “böyle bir uygulamamız yok ama isterseniz yaşgünü şarkısı çalabiliriz” yanıtını aldıklarında kabul etmişler meğer. İki defa çalınan Mutlu Yaşlar ve salonda birkaç masadan yükselen alkışlar. Bunu da Tayland’da yaşamak varmış ama sizin sayenizde kızlar. Gerçekten sıradışı bir yaşgünüydü, teşekkürler….Gece daha bitmemişti, biraz gece eğlence hayatını gözlemlemek istedik ve restorandan çağrılan taksiye bindik. Gecedeki ikinci taksi kabusu!!! Önceden bir Tayland tanıtım kitapçığında  Silom Caddesi’nin  eğlence yerleri ile ünlü olduğunu okumuştuk. İngilizcesi sınırlı olan taksiciye bizi oraya götürmesini söyledik ya da denedik, o da “aaaa good show, yes yes good party” diyerek bizi hiç de merkeze benzemeyen bir ara sokaktaki mekana getirdi. Şaşkın bakınca biz, “go and look” dediğinde anladık ki beğenirseniz kalırsanız beğenmezseniz başka yere gideriz demek istedi. Arabadan indiğimde, kızlar da arkamdan atladılar taksiden birden birkaç kişinin alkışını duyduk ki bu ilk sinyal oldu. Yine de içeri girip bakmak istediğimizde bize bilet satmak isteyen görevliye bizim usule uygun şekilde “bakıp çıkacağız” dedik ve kafamı uzatmam ile ikinci sinyal; kaçarak uzaklaşın. Anne çok üzgünüm sanırım fazla cesurum… Bu arada arkama korkudan sinen Sonay ve Ceren ikilisi ile birlikte hışımla taksiye binip “go” diyebildik. Bizim şoför hala “good show” deyip duruyordu sanırım yabancı dili bununla sınırlıydı. Bizi yine bir sokağa soktu ki biz “kahve içebileceğimiz bir merkeze” deyince bir alışveriş merkezinin önünde bıraktı. Cansız çıktığımız taksiden sonra merkezin kapalı olduğunu görünce biz en iyisi otele dönelim dedik ve korka korka bir taksi durağına gidip sıraya girdik. Niye mi sıra? Zira burada değnekçi olan kişi mikrofon taşıyor, taşıyor ki taksi bekleyenlerden nereye gideceklerini öğreniyor, yanaşan taksiye mikrofon ile adresi söylüyor, taksici isterse yolcuyu kabul ediyor istemezse de burun kıvırıp gidiyor. Neyseki sıra çabuk bitti, bizi de bir taksici kabul etti ama çok şükür ki bu defa mağdur olmadık. Ancak gecenin bir mağduru vardı ki bu defa sırada şans eseri ya da şanssızlık eseri Ceren’in arkasına düşen genç bir Tayland’lı. O kadar çok soru sordu ki…Ama çocuk da o kadar sevimli ki, diğerleri gibi, eve al, biblo diye koy…Neyse, Bangkok gecelerine ilişkin aldığımız yanıtlar karşısında da otele gitmenin daha doğru olduğuna karar verdik. O kadar yorulmuştuk ki bu defa da sivrisinekler ile mücadele ederek otel yakınında kahvemizi içtik ve ertesi gün Chiang Mai’ye gitmek üzere hazırlanmak için otele döndük.
Üçüncü gün: Rahatlığın doruğundaki biz kızlar, uzun bir yolculuk bizi beklemesine rağmen ancak check out’un azami saati 12.00’de otelden ayrılabildik. Balık baştan kokar, hocalarına bak asistanları al…Burada küçücük J bir ayrıntı var. Biz Tayland’ın kuzeyinde yer alan Chiang Mai’ye tren ile gitmeyi ve yol boyunca da ülkenin değişik manzaralarını görmeyi kararlaştırdık. Online rezervasyon yaptık ancak konfirmasyon gelmedi. Nasılsa gidince hallederiz dedik ama gelince öğrendik ki demiryolları birsüreliğine kapalı. O zaman diğer yol, havayolları. Chiang Mai’de ulusal bir havalimanı var. Var da 16, 17 ve hatta 18’ine kadar süren Loi Krathong festivali nedeni ile tüm uçaklar dolu. E tamam o zaman karayolu. Tabi bu arada yol ortalama 8-9 saat. Otel bize ulusal AOT ulaşım hizmetleri ile ilgili bilgi vermişti. Biz de doğrudan havalimanına gittik. 13 gibi havalimanına vardık, şirketi bulduk, arabamızı kiraladık, şoförümüz ile birlikte yola çıktık. Herşeye gülen, hiçbir şekilde saygısızlık etmeyen, bizim özellikle Sonay’ın çenesine katlanan şirin mi şirin bir adam. O kadar bıkmış ki aslında yolculuk bittiğinde , dayanamadı ve Sonay’a dönüp “sen uyumadın, yol boyu cak cak cak, ne güçlüsün” dedi. Sonay’ın gözler faltaşı “hocaaammmmmm”J Şoförümüz ile ilgili tek şikayetimiz bir ihtiyaç molası ve benzin almak için durmak dışında bizi arabaya tıktı. Açlıktan bayılan biz her gördüğümüz restoran için garfield hesabı cama yapışıp “yemek” dediğimizde hiç oralı olmayıp hep iki saat sonra dedi ama o iki saat hiç gelmedi. Yalnız şanslı bir adammış ki hiç kaprissiz yolculara denk geldi. Ha bir de empati yeteneği olanlara. Çünkü o kadar yolu gidip geri dönecekti. Kıyamadık. Otele vardığımızda açlık vb fiziksel ihtiyaçlar tavan yapmıştı ama Sonay arabanın içinde kaybettiği uğurlu kalemini aradığı için bir türlü ayrılamıyordu. Sabrı taşan Ceren, “Sonaycım sana kalem alırız” deyip çat diye kapıyı vursa da Sonay devam etti ama bulunamayan kalem bugun nasıl oraya girdiğini anlayamasak da Sonay’ın ceketinden çıktı. Evet, otele varıp da sabırlı şoförümüzle ayrılırken hatıra fotoğrafı çekilmeyi de unutmadık zira haketmişti, 8 saatte bizi Chiang Mai’ye getirse de festival nedeni ile 10 dakikalık mesafeyi 2 saat alabildikten sonra hala gülümsüyordu. Bu arada şunu önermek lazım. Eğer, ülkeyi daha çok tanımak istiyorsanız şoförlü ya da şoförsüz araba kiralamak çok uygun. Biz deri koltuklu bir jeepte bu kadar uzun yolu şoförle geldik diye sanmayın ki dünyanın parasını verdik, uçak biletlerinden daha ucuz olabilecek miktarda. Bilginiz olsun. Gecenin hayalkırıklığı Imperial Otel. Bangkok’ta Marriott Mayfair Residence’da yaşanan konforun maliyeti ile kıyaslayınca buraya ödenen para karşılığında karşılaştığınız manzara hayalkırıklığı. Eski bir otel olduğu için temiz de olsa göstermiyor. Personel orta, hizmet iyi. Yine de kongre oteli olmasaydı, kalınmazdı. Herkese iyi geceler. Ertesi gün başlasın…
Dördüncü gün: Kongre için kayıt yaptırmakla başladığımız güne Sonay’ın ortak araştırmamız adına yaşadığı heyecan ile devam ettik. Ancak heyecanının boşuna olduğunu başarılı sunum, verilen yanıtlar ve beğenilen çalışmamız ile anladı. Şimdi heyecan Ceren’de dorukta. Ama şu var ki sunum kaliteleri, performanslar dikkate alındığında Türk akademisyenlerin hiç de yabana atılmayacak işler ortaya çıkardıkları aşikar. Bu kadar ego şişikliğinden konumuza dönelim. Kongrede güleryüzlü evsahiplerimiz var. Kayıt olan herkese sundukları yaka çiçekleri ise muhteşem bir jest. Otelde yerli ve yabancı turistlere rastlamak mümkün. Bir düğün ve bir de nişan törenine bile denk geldik. Hatta o kadar tatlı bir damat annesi -nam-ı değer kayınvalide- ile karşılaştık ki, o kadar zarif, o kadar güleryüzlü. Asansörde kısa bir sohbet yine bende aynı duygu: al ve eve götür… Ben Asyalı insanların duruluğunu sevdim…Sunumlarla süren bugün sanmayın ki sıkıcı. Akşam, kongre ekibine verilen yemekte yerel danslar sunuldu hatta biz Sonay ile bizzat Thai dansı yaptık. Ceren bizi kaydetmiş, sonra seyrettik ki gerçekten bu dansı kapmışız. Değişik olan diğer şey geleneksel Thai mutfağı. Deniz ürünleri ağırlıklı yemekle beraber baharat mutfaklarının vazgeçilmez parçası. Tatlı diye aldığınız tuzlu çıkabiliyor. Hatta çiçek yedik. Yanlış duymadınız. Bir çeşit bitki, yeşil rengini kökünden alıyor, üzerine hindistancevizi sütü, şerbet ve buz ekleniyor Yediğim en lezzetli tatlılardandı. Adını öğrenirsem daha doğrusu anlayabilirsem paylaşacağım. Yalnız görüntüsü solucanımsı, kaşıkla almak için çok zorlanıyorsunuz. Yemek sonrası ekip ile birlikte festivalin gerçekleştiği nehrin kıyısına yürüdük. Bu festivalde gökyüzü ateşle uçurulan balonlarla ışıl ışıl, nehir ise  yanan mumların olduğu çiçek sepetleri yüzünden rengarenk. Festivalin teması ise şu; gökyüzüne saldığınız ateşle uçan balonlar sizden kötülükleri uzak tutuyor ve size şans sunuyor; nehre bıraktığınız çiçek sepetleri de dilekleriniz için. Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Biz de fikre teslim olduk ama uzun süredir hiç olmadığı kadar korktuğumuz bir deneyimin tam ortasında bulduk kendimizi. Yüzlerce insan düşünün, genci yaşlısı, kontrolsüzce, japon feneri olarak da tanımlayabileceğiniz kağıttan balonlara monte edilen fitili ateşle yakıyor. Topluluk içinde hem de. Sağınızda solunuzda yakmaya çalışan insanlar, başarılıp gökyüzüne salınan başarılamayınca insanların başına düşen ya da ağaçlara takılan balonlar. Çığlık çığlığa insanlar. Nehre çiçeklerini bırakmaya çalışan insanların üzerine düşen balonlar. Tam bir kaos. Yüzlerce havai fişek. Şu an sabahın dördü ve hala devam ediyor. Başımızı, kendimizi düşen balonlardan korumak için çaba sarfederken merak güdüsünün ve adrenalinin eşlik ettiği macera eğiliminin hazzı. Hem balolunumuzu uçurduk hem de çiçeğimizi nehre saldık. Etkinlik turizmi değil karanlık turizmi tabir edilen turizm çeşidi gibi olsa da çok eğlendim. Gecenin en güzel ve renkli kareleri yine Ceren’e aitti. Bu insanlar şaşırmış, hayati tehlike içindeyiz diyerek öyle çaresiz ve savunmasızdı ama yine de fotoğraf denildiğinde çılgınca eğleniyormuş gibi pozlar verdi ki. Dönüşte otele çok yakın bir alanda gece pazarına denk geldik. Siz gerisini tahmin edin. Yarın galada giyeceğimiz yerel kıyafetimiz oldu, en çok da Sonay’a yakıştı. Şimdilik bukadar. Yarın sunum ve gala yemeği…Paylaşımlar devam etsin…
 Beşinci gün: Sabah acele bir kahvaltı deneyimi otelde, sonrasında sunumlar. Önce oteldeki kahvaltı deneyimi. Hani, Türk mutfağı vardır, kahvaltı bir ritüeldir bizim kültürümüzde. Çeşit çeşit peynirler, yeşillik, reçeller, marmelatlar ve daha niceleri. Çok büyük beklentimiz yoktu elbet ama bu kadarına pes demedik mi? Dedik:) Peynir hiç yok. Marul, cherry domates, omlet ve üç çeşit marmelat dışında başka bir dünya...Ne mi? Noodle çorbalar, balık ve domuz eti kullandıkları bol baharatlı yemekler, kızartmalar, fıstık, soya sosları, aa bir de turistler için düşünülmüş mısır gevreği. Sayamadığım onca yemek, restoranın kokusu akşam yemeklerini aratmayacak cinsten. Öte yandan dışarısı sıcak diye sizin kısa sürede morarmanıza neden olan klima sistemi, arka fonda ise festivalin müziği "loi loi kratong". Tanrım evimi özledim. Türkiye'ye arkadaşım Damla'ya mesaj atılır hemen; "bana bak, eğer geldiğimde mükellef bir kahvaltı hazırlamazsan bana, hakkım helal değil". O derece, gerisini siz tahmin edin, bu sıfır beklenti halim:) Sonrasında hemen konferans salonu ve sunumlar. Eric Cohen...Sosyolojinin en büyüklerinden...Son derece yaşlı ama son derece zinde, hala seminer, hala paylaşım, hala üretim. Örnek alınacak bir performans ve tabi camianın birçok önde geleni. Öğleden sonra Ceren'in sunumu. Kongrenin son oturumu ve son sunumu. Ceren, güzel bir sunum yaptı ve temenni konuşmaları ile kongre sonlandı. Akşam gala yemeği, ancak biliyoruz ki aç kalacağız ve "loi loi kratong" artı yorgunluk. Ertesi gün ise yolculuk. Dinlenmeye karar verdik ve yemeğimizi oteldeki Çin Restoranı'nda yedik. Öncesinde yine bir Spa & Masaj keyfi. Rezervasyonumuzu yaptığımız bu masaj keyfi de Bangkok'dan farklı değildi. Son derece güzel yerel kıyafetleri girmiş, gülümseyen, her dakika teşekkür eden, hizmette hiçbir sıkıntı duymayan görevliler. Girdiğinizde yeşil çay ile karşılıyor ve size profesyonelliğin en büyük göstergesi olan bir form doldurtuyorlar. Herhangi bir alerji, hastalık vb sorunlara karşı önlem. Siz formu doldurunca büyük bir dikkat ile inceliyor ve masözlere iletiyorlar. Hangi aromayı istiyorsanız onu da siz seçiyorsunuz. Sonra ayakları yıkayarak başlayan ve istediğiniz masaj ile devam eden süreç yine uyku hali ile sona eriyor ve günün yorgunluğunu öyle alıyor ki. Burada şu detay önemli. Bizim kültürümüzde hizmet sevilmesine rağmen, bir turizmci, turist ve akademisyen olarak gözlemlerim, insanların yaptıkları iş ile genellikle çok barışık olmadıklarını gösterdi bana şimdiye kadar. Her ne kadar hizmet konusunda birçok ülkeye göre turizm sektöründe ciddi fark yarattığımızı düşünsem de bazen hizmetin kişiselleştirildiğini yani hizmet eden kişinin yaptığı işten utandığını düşünüyorum. Oysa burada hizmet onlar için çok doğal bir süreç. İçinde sergileme ya da role dönüştürme yok. Bunu hayat tarzlarına yansıtmışlar ve mutlular. En azından öyle hissettiklerini hissettiriyorlar. Herneyse, sonrasında çayımız geldi, içtik biraz istirahat ve Çin yemeği. Vejetaryen yemek bulmak zor değil, zira Tayland'da buna önem verdiklerini gördüm. Menülerde vejetaryen olup olmadığını belirten semboller ya da ek menüler var. Bu da işimi kolaylaştırdı. Keyifli, bol kahkahalı ve çubuklu yemek...Artık, en küçük taneye kadar çubuk ile alabiliyorsam bu işi içselleştirmişim demektir. Yaşasın...Uyku zamanı, yarın neler var? Ama şu anda hala beynimde "loi loi kratong" çalıyor...

Altıncı gün: Bugün yolculuk var. Geç check-out için konuştuk ve günümüzü nasıl değerlendireceğimizi planladık. Akşam Chiang Mai-Bangkok ve gece de Türkiye. O nedenle biz de gündüz bir alışveriş merkezine gidelim dedik, çok methettiler. Otelden transfer olduğunu söylediler merkeze. Çok güzel düşünülmüş. Alışveriş merkezi bir servis düzenlemiş. Hani bizdeki Kipa, Carrefour servisleri gibi. Ama bizimkiler caddeden alıyor. Chiang Mai'de ise hedef kitle turistler olduğu için, servis zincir otellere uğrayarak yaklaşık 45 dakika içinde müşteri toplayarak alışveriş merkezine ulaşıyor. Servis çok eğlenceliydi. Nasıl mı? Arkası kamyonet tarzı, ancak oturaklandırılmış. Karşılıklı oturuyorsunuz, sıkıntıdan herkes birbirini seyrediyor:) Ani frenlerde ya da dönüşlerde, ya yandakinin üstüne yığılıyor ya da uçacağınızı zannederek zıplayıp duruyorsunuz. Sağsalim  vardık çok şükür. Sonra benim kültürel ürünleri sergiledikleri yerde geçen süper dakikalarım, otel, transfer ve havalimanı. Havalimanında bile ayak masaj yerleri. Beklemek, beklemek. Sonra Bangkok. Şunu söylemeliyim, Bangkok havalimanına hayran kaldım. Organize, temiz, ferah ve çeşitlilik çok. O kadar güzel animasyonlar var ki. Geçerken bir duvara yansıtılmış görüntülerde kendinizi görüyor kahkahalara boğuluyorsunuz. Bir yığın markanın olduğu dükkanlar ve duty freeler. Yalnız gümrüksüz satış pahalı, bilginize. Sonra vakit gelir, içiniz kıpır kıpır uçağa binersiniz. Bu korku vb yüzünden değil, mutfağınızı, kültürünüzü, evinizi ve sevdiklerinizi özlediğiniz içindir. Deneyimler, farklı kültürler güzel ama en güzeli evinize döndüğünüz andır....